26 Aralık 2011 Pazartesi

Seninde Ruhuna Tecavüz Ederler Sonra Siktir Olup Giderler


Sustum !
Küfreder gibi, ana avrat söver gibi

Bazen de konuştum
Konuşmak hiçbir boka yaramadı
Sustuğumda anladım
Konuştukça battım
Çıkamadığım yollarda yarım kaldım

Sevdim !
Göz göre göre ateşi eller gibi
Ellediğimle değil yandığımla kaldım
Yaralarla, ateşten kalan izlerle

Nefret ettim !
Sevdiğim de görmediğim ilgiyi gördüm
Nefretime aşık oldu kimileri
Hiç sevgime aşık olmadıkları gibi

Yürüdüm !
Yürürken anladım yanımda olmayanları

Koştum !
Koştukça kovalandım, kovalandıkça vazgeçilmezdim
Kaçan kovalanır misali kovalandıkça kovalandım

Güldüm !
Ben güldükçe güldüler, mutlu oldukça mutluydular

Ağladım !
Ağladıkça kaçtılar, ne sağımda ne solumda insan namına namussuzlarla yalnızdım

Yaşadım !
Yaşadıkça yalnızdım, yalnız oldukça yaşadım
Güldüğümde yanımda olanlar ağladığımda kayboldular
Deveyi diken insanı sikendi gerçek olan
Yoktu bir çaresi, çaresizliğin bedeli
Bedelsiz verdim ruhumun en tatlı hayallerini
Irzıma geçer gibi sömürdüler
Tecavüzcüsü meçhul değildi bu sefer
Kalem de kırıldı, evli evine köylü köyüne…

25 Aralık 2011 Pazar

Çek Bir Siktir Herşeye Gül Geç


Bembeyaz bir sabaha uyanmıştı kadın. Ayrılığın ilk günüydü, akşamdan kalma boş şarap şişeleri ve içemediği, yarıda bıraktığı o son kadehle birlikte dolup taşmış kül tablasına karşı açtığı gözlerini, yeni güne merhaba demişti tüm umutsuzluğuna ve mutsuzluğuna rağmen. Nede olsa hayat bir şekilde devam ediyordu, etmeliydi de… Yoktu ayrılıkların bir çözümü yada sonu, birileri girip çıkacaktı. Kimileri derin bir yara bırakırken, kimileri ise gittiğiyle bir huzur bırakacaktı. Bu sefer ki daha başkaydı, hayat denen bu uzun ama bir o kadar kısa yolda bir yara daha almıştı. Bir ceset daha gömmeliydi yüreğine, gece yarısı yıkadı gözyaşlarıyla gömeceği cesedi yüreğinde ki musalla taşında. Zor olan gitmiş olması değildi aslında, gittikten sonra onu diğer cesetlerin arasına gömüp unutmak olacaktı. Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu her zamanki gibi. Korkuyordu! Unutamamaktan, yalnızlıktan korkuyordu.

Uzaklaşmalıydı kısa bir süre herkezden her şeyden.. Çıkmayacaktı belki de bir süreliğine insan bozması kişilerin içine. Bir anı, bir etken olacaktı unutmak istediği kişiye dair. Bir parça bulacaktı, bir iz, kaybettiğinin bir parçasını bulacaktı başkalaşmış insanların arasında. Sahte gülümsemeler atacaktı belki de başkalarının içinde. Sonuçta hayat devam ediyordu, etmeliydi de. Bir zaman parçasıydı bu, kurtulamaya çalıştığı, nasıl her gecenin bir sabahı varsa, biliyordu o da bu gecenin bir sabahı olacağını. Daha ürkek olacaktı belki de, insanlara yaklaşırken değil üç, beş kere binlerce kez düşünecekti. Belki kurunun yanında yaşı da yakacaktı, hiç yakmadığı gibi. Ne bir güveni, ne de bir inancı kalmıştı bu zaman diliminde. Bir film senaryosu gibi aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayıp duruyordu, farklı olan sadece başrolde ki aktörlerdi.

O da biliyordu geçeceğini, biteceğini, ama şuan için yapabileceği hiç bir şey yoktu. Bunları düşünüyordu yattığı yerden. Atmalıydı o ilk adımı, kararlı ve emin adımlarla bir tekme daha savurmalıydı bu maktul için. Bu sefer daha kararlıydı bu geceyi atlatmak için, alışmıştı artık gömdüklerine, bir yük olmaktan çıkmıştı ve geriye dönüp baktığında her biri sadece hayatından, yaşadıklarından çıkartacağı derslerin örnekleriydi.

Ayağa kalktığı gibi, o güneş gören camlarının perdelerini sonuna kadar açtı ve yüzündeki o tatlı tebessümle bu bembeyaz İstanbul sabahına bir merhaba diyerek, geride bıraktığı ve yüreğine gömdüğü cesetlere aldırış etmeden, hayatta sadece kendi mutluluğundan, kendi yüreğinden daha önemli hiçbir şey olmadığını, ama ne olursa olsun hayatın bir şekilde devam ettiğinin farkına varmıştı. Daha yeni gömdüğü cesedin geceden kalma delillerini bir çırpıda çöpe atarak o en sevdiği şarkıyla birlikte aldırış etmeden dans etmeye başladı. O da biliyordu yeni bir savaşa çıkacağını ve şimdiden yürek denen o mezarlığı hazırlıyordu gülücükleriyle. Olması gereken belki de buydu…


Hayat ne olursa olsun bir şekilde devam ediyor. Yaşadığımız onlarca belki de yüzlerce şeyden sonra o toparlanma evresinde her birimiz kendimizi bir çıkmazın içine sokup dururuz. Sanki yaşadığımız bu kötü günler yada kötü olaylar hiç bitmeyecekmiş gibi. Halbuki farkına varamadığımız şey ne olursa olsun kendimizi boş yere o karamsarlığın o gecenin ve o dört duvarın içine boşu boşuna ve bile bile kendimizi hapis etmek olduğudur. Eğer umutsuzluk yada üzüntü ile bazı şeyler geçecekse o zaman dünyada sorunlu hiçbir insan kalmazdı. Yaptığımız sadece bu kısa hayatta kendi hayatımızdan çaldığımız zamanlar, değerli anlar. Belki bazı şeyler elimizde olmuyor ama yaşadığımız nefes aldığımız her saniyenin kıymetini bilmek bizim boynumuzun borcu… Ne olursa olsun hayat yaşamaya değer ve mutlu olmak her birimizin hakkı, çünkü her gecenin bir sabahı, her zorluğun bir kolaylığı var… Hadi şimdi git ve o en sevdiğin müziği açarak dans et ve nefes aldığın her saniye için şükret…. Saygılar Sevgiler….
Bu şiirleri kalbinin ve beyninin en ince kıvrımlarına kadar okuyup hissetmek, uçurumdan aşağı bir gül yaprağı atıp, rüzgarın oluşturmuş olduğunu ekosunu dinlemeye benzer.



Fatih ŞAHİNBAŞ

21 Aralık 2011 Çarşamba

Tecavüze Maruz Kalan Ruhlar



İstanbul denen cehennemin en durgun alevlerindeyim. Bir yanım soğuk sularla kaplıyken diğer yanım, ruhuma tecavüz eden korna sesleri ve insan koşuşturmalarıyla dolu. Sanki senin ettiğin yetmezmiş gibi! Dört duvar dar bana, çıkmalıydım cehenneme, bire bir yüzleşmeliydim ne var ne yoksa. Kaçmalıydım senin anıların olan o küçük cehennemden, ırzıma geçen tüm anılardan. Yastığımda kalan kokundan, beraber bozduğumuz yataktaki nevresimlerden. Dolabı açtığımda karşımda sanki küfür eder gibi duran kırmızı geceliğinden. Kaçmalıydım topuklarım götüme vura vura, ardıma bakmadan tebessüm etmeden. Gitmeliydim, uzaklaşmalıydım uzaklaşabildiğim kadar sana dair ne varsa umursamadan takmadan koşabildiğimce koşarak. Bağırmalıydım küfürlerin en alasını savurarak.

Koştum, kaçtım ve geldim işte istanbulun bu cehennem kenarlarına. Varoşlarına uğramadan sessiz sedasız. Yapmak istediğim hiç bir şeyi yapmadan, yapamadan, Kerhane olmuş yüreğime bir orospu daha gömerekten kaçtım ve geldim işte Yine aynı sahne yine aynı sonla. Adam deniz kenarında içerken köpek öldüren şarabını, yüreğine bir kahpe daha gömer diye biten bir senaryonun son sahnesi gibi tarih tekerrürden eder gibi yine her zaman ki oturduğum bankta tek başıma ve yüreğimde ki cesetlerle birlikte seyrederken o cehennem istanbulun zebani martılarını, vapurlarda doluşmuş yaratıkları seyre dalarken attım yüreğimde ki o sayısız mezarlıklardan birine gömdüm seni. Yine aynı olay yine aynı film. Kaçışı yok sonu yok finali yok mutlu sonu yok. Yok oğlu yok…

Yine zaman geçecek, yine vurulucam kahpenin birine ve yine atacam kendimi İstanbulun cehennemine. Baştan hazırlıklıyım bu sefer, açtım bir mezar daha yürek denen kahpeler mezarlığına. Bu sefer tedbiri elden bırakmak yok… Dost, arkadaş, sevgili ne ararsan var burada ve ismini unuttuğum onlarca yüzlerce isimsiz mezar.. Hangimizin yok ki ?

17 Aralık 2011 Cumartesi

Sanırım Yine Saçmaladım...


Çok muhabbetmiydi ayrılıkları tez getiren ? Yoksa tezmiydi her ayrılık, sevmeyi yarım bırakan. Susma sustukça sıra sana değil bize gelecek, bizden gidecek bize varacak. Ölüm olacak, kan kokacak, belki de toprak kabullenmeyecek seni yada beni ne fark eder ki ? Susma sustuğunda kıyamet kopacak, iki cihan bir araya gelmeyecek, akmayacak göz yaşları kan fışkıracak her bir damlada. Tümevarım var olmayacak zerrelerce bölünecek bir araya gelmeyen bir puzzle gibi. Birleştirmeye çalıştıkça birleşmeyen milyonlarca parça ve düşündükçe bölünen bölümsüzlükler.

Susma, el konuşacak sen sustukça, mahalle karıları çekirdeklerini çıtlatırken o aşağılayıcı gözlerve sahte şeytanımsı gülüşmelerle yapıştıracak yüzüne orospu damgasını. Hiç biri yüzüne söyleyemeyecek hiçbir şeyi. Arkandan atıp tutacaklar bir kalleş gibi. O yerlere göklere sığdırılmayan o masum kız çocuğu, bir orospu damgası yiğecek sen sustuğunda. Özgürlüğün yerini dört duvar arasındaki bir zindana dönüşecek. Kapılar kilitli camları sürgülü bir parmaklık gibi. Ve her doğduğunda güneş nispet yapar gibi yatağına yansıtacak ışığını, burnunun dibine sokarak gözüne gözüne soka soka. Bir damla kan dökülecek gözlerinden, alacaksın eline keskin bir şey dayıyacaksın bileklerine, yapamayacaksın, bir an duracaksın boş ama bir okadar kanlı göz yaşlarınla. Baktığın yerde aradığını bulamayacaksın. Sustuğunda yediğin hüküm damarlarında dolanırken sen her defasında suçluluk duygusunu her bir hücrende hissederken, o dedikoducu, o kahbe insanlar atacak tüm kahkahalarını sana inat bana yara.

Susma !!! sustukça sıra sana gelecek ve senden bana sekerken en büyük acı ben alacam elime o bıçak denen cinayet silahını. Her bir ölüm sessiz sedasız olacak, bu sefer katil gelmeyecek cinayet mahalline, aradıklarında bakmadıkları delik kalmayacak, bulamayacakla. Bir tek mezarlık akıllarına gelmeyecek olurda gelirse eğer geç kalınmış bir faili meçhulde dert açacak açmadığı gibi başlarına.

Sen susma !!! Sen sustukça ölüm eksik olmayacak. Sen susma !!! Sen sustukça konuşacaklar konuşmayan orospular….

11 Aralık 2011 Pazar

.....................................................................

12 yaşındaydım babamı en son gördüğümde. Aslında sabah uyandığında her şey yolundaydı, annemle konuşmaları, tatlı tatlı atışıp şakalaşmaları, hani o gün babamı son bir kez göreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Onların seslerini duydukça yataktan çıkasım yoktu hiç. Sadece yattığım yerde onların sesini duymak bana yetiyordu. Güneş perdenin aralık kısımlarından içeriye sızıp, evi aydınlatırken, ve bu duruma kuşların sesleriyle eşlik edip sanki bir bayram havası olacağını söyler gibi öyle bir eda yaratması aslında hayatın bize önce gösterip sonra kaçırması gibi bir şeydi, şimdi düşündüğümde.

Birden seslerini kesildiğini ve babamın öksürdüğünü, anneminde telaşlanıp ardı ardına babamın ismini tekrarladığını duyunca olayın sadece kahvaltı ederken boğazına bir şey takıldığını düşünmeme neden olmuş olsa da işin içi yüzü aslında öyle değilmiş işte. Ayağa kalkıp direk odalarına fırladığımda, babamın renginin bembeyaz olduğunu ve gözlerinden yaş geldiğini gördüğümde içimde bir tuhaflık olsada onu sonkez göreceğim hiç aklıma gelmemişti. Son kez göz göze gelmiştik ve sonkez bir tebessümünü görmüştüm. Şimdi dönüp arkama baktığımda, yaşanacak çok şeyin olmasına rağmen yaşayamamış olmanın vermiş olduğu burukluk var içimde. Belki de bu yüzden bir çocuğa sahip olup onunla hayatıma devam etmek istemem.

Babam öldükten sonra tüm aile yakınlarımla irtibatımı kestim. Benim için ne bir bayram ne de bir yıl dönümü yada ailemden herhangibirini görmek benim için hayatta ki en boş anlardan biri olu verdi işte. Bugün büyük amcamın öldüğünü öğrendim. Üzüldüm, ama üzülmek gideni geri getirmiyor işte. Ama üzülmemden ziyade ban en çok koyan az önce anlattığım ve fzla detaya girmediğim babamın ölümü oldu. Babamı kaybettiğimden beri birilerinin ölmesi yada hastalanması eskisi kadar acıtmamaya başladı canımı. Evet bir burukluk yaşıyabiliyor insan ama babam öldükten sonra hiçbir şeyin umurumda olmadığının farkın vardım. Evet geride kalanlar için çok zor bir durum olsada her zaman dediğim gibi ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Diyebileceğim tek şey nur içinde yatsın amcam Allah rahmet eylesin…

10 Aralık 2011 Cumartesi

Piç Ruhlar


Çarşafı bozulmayan yataklarımız yada bozulup döl kokan nevresimlerimiz. Bedenlerimiz gibi, kimi tüm kötülüklerden arınmış, kimi de piçliği yüzüne vurmuş ruhsuz, kişiliksiz aynı zamanda şerefsizliğin yüzüne yansıdığı inanılması mümkün suratsız suratlar. Saklanmaya çalıştıkça yüze gem vuran sahipsiz, sözler. Her söz gidebiliyormudur? iletilmesi gereken yere, yerlere. Yoksa geri mi dönüyordur? dönebildiğince sert bir o kadar hızlı. İnsan ektiğini biçebiliyormudur? Yoksa biçmek için biçilmek mi gereklidir. Bir etkenmidir etkileşebilen?

Piç ruhlar bunlar. Piçliği yüzüne vurmuş piç suratsız suratlar. Sahi ne kadar daha devam edebilirdi ki insanın insanlıktan çıkması için sarfettiği bu çabalar ? Ruhsal bunalımlar, psikolojik sorunlar, belkide hayat karmaşası… Her neden bir nedenden ötürü sebepli yada sebepsiz, sessiz yada sesli, ama ne olursa olsun piç, kimi zaman kişiliksiz. Sustukça aslında susmayan konuştukça susan. Açıklamak gerekirse ki açıklanmayacak hiçbir şey yoktur.

Sustuğunda susmayan insanın aslında vereceği cevap konuştuğunda vereceği cevaptan daha çoktur. Bir sessizlik bürünür odanın dört bir duvarında, o duvarlar gelsede bir bir üstüne susmak en büyük cevaptır, cevapsız sorulara. Konuşuyorsa eğer biri, aslında susuyordur hiç susmadığı gibi, boşa, boşluğa, boş boş savurduğu kelimeleri aslında kirlilikten başka bir şey değildir bu çöplükte.


Piç sevdalar, piç konuşmalar bunlar
Yerli yersiz gavatça savrulan sözlerdir
Geri dönüşü olmayan
Kaybettiğinde anlarsın ne bok yediğini
Diğerlerinden hiçbir farkın kalmaz
Kendinde kalmadığın gibi
Ne onda ne bunda ne sende ne bende
Kalmadığın gibi kaybedersin varlığını kalabalıkta tek başına kalmak gibi
Savunduğun değerler döner götünü parmaklar
Her bir parmakta anlarsın acının, yaşadığın sandığın acının aslında bir yalan olduğunu
Sonra zevk almaya başlarsın
Yalama olmuştur tüm dokunuşlar tüm sözler
Ve geri dönüşü olmayan etrafı kirlettiğin savurup söylediğin tüm sözler
İllegaldir hayat yada sana göre vur götüne rahman gitsin
Sustuğunda konuşabiliyorsan adamsındır
Konuştuğunda sustuğunun farkına varamadığın gibi
Anlayamazsın bir mahalle orospusundan hiçbir farkın olmadığını
Bir işaret yada bir anlam yükledikçe anlarsın
Yavaş yavaş içine aldığın gereksiz parmakları
Unutma hayat kısa, en az bir sigaranın yanıp sönmesi kadar kısa hemde…

6 Aralık 2011 Salı

Saçma Sapan


Birden bir patlama noktasıdır içinde oluşan. Gelmişine geçmişine sövmek, haykırmak ve önüne çıkan herkese bağırmak istersin. Kurunun yanında yaşları hiç acımadan yakmak gözünü karartıp hiç yokmuşlar gibi davranmak istersin kimi zaman. Sıkılırsın insanlardan, yada o an sıkıldığını düşünürsün.. Geçici durumdur belki de, ama sen bunun farkına varamadığın gibi öfkeni kontrol edemeyip bir kuduz köpek gibi saldırırsın ona buna.

İçinde biriktirdiğin ne varsa kusmak istersin, geri dönüşü olmayan kelimelerden oluşan bir kusma ile. Bazen frenlersin oto kontrolün seni frenler, bazense o frenler tutmaz. İşte o incecik çizgide yakabildiğini yakarsın. Olmadı kendini yakarsın. İçin içini yer, kendinde ararsın tüm kabahat denen yavşak oluşları. Bazen de karşı tarafa atarsın tüm suçu kabahati, yavşak olan onlardır sen kendi benliğinde lekesiz sütten çıkmış ak kaşık gibi böbürlenirken tüm ibnelik onlardadır diye kabul ettirirsin kendine olup biteni.



Kudurmaya az kaldığında bağlayabilseydin tasmamı
Ne seni ısırabilecek bir gücüm nede sana kıyabilecek bir gönlüm olurdu
Bilirsin her zaman böyle değilimdir
Belki biri çomak soktu tekerime
Belki de senden çıkarmak istedim içimdeki tüm birikmiş kusmuğu
Sorsan kıyamazdım, ezdirmezdim seni
Biliyorum belki artık ne bir inancın nede bir tapışın var olup bitene
Yalanını sikeyim diyorsun belkide
Yada ettiğin onlarca küfürü göz yaşlarınla kusuyorsun
Özür dilemeye yüzüm yok
Yüzüm olsa astarım yok
Kabahatim boyumdan büyük
Kırdığım incittiğim bir köpek gibi saldırdığım gibi
Kabullenemediğimden kalan sahte davranışlar
Yakamoz gecelerin siyahına sakladığım astarsız yüzüm
Biçimsiz, gereksiz, vede sensiz, bensiz, senin benim, benim senin olmadığın olmadığımız hayat
Neresinden tutsak elimizde kalan üç beş damla
Ne sen bana ne ben sana laik iki dallama
Ha siktir demeye yüzü olmayan iki cansız beden
Bir boka yaramaz konuşmak
Olabildiğince saçma işte
Aynı bu şiir gibi
Aynı bu sözler gibi
Saçmasapan anlamsız siktiri boktan

4 Aralık 2011 Pazar

Öylesine.....


Çarşafı buruşmuş bir yatağın üzerinde, sırt üzeri uzanmış tavanı izliyorum. Ruhumu sürekli bir yerlerinden çekiştiren o bilindik yanlızlık yine burada. Sık sık oluyor bu ve biliyorum siz de aynı hissi çok kez hissettiniz. Çok kez tavana dikip gözlerinizi yaşadıklarınızın anlamsızlığını sorguladınız. Soğuk bir duş dahi uzaklaştırmadı sizi kendinizden. Yine aynısı oluyor. Yine ellerim soğuk. Yine kalbim olağandan hızlı çarpıyor... Ayağa kalkmak istemiyorum. Uyumak, yine uyumak ve tekrar uyumak! Bütün istediğim bu. Ve uyanmak var sonunda, her şeyin sonunda uyanmak var, anlamak var! Anladığını yorumlamak, yorumladığını kabullendirmek, kabullendirdiklerinle birlikte yaşamak var! Uyanmak var, kabullenmek var, insanlar var! Sürekli varlar, var olacaklar, var! Sen de varsın. Bir mum aydınlığının duvardaki yansıması kadar, kedinin son lokma olan mamasını fark etmeyişi kadar, peşinden koşulan otobüsün gittiği yerden geri dönüşü kadar varsın! Başım çok büyük şuan, benden daha ağır. Ben ağır değilim. Gövdem başım kadar yok! Ben bir yokun üzerinde duruyorum! Anlamak için dinliyorsan eğer, ağlıyorsundur, ağlıyorsan aklından bir sürü insan geçiyordur ve aklından bir sürü insan geçerken genelde küfredersin. Beni anlıyor musun? Beni anlamıyorum bilmelisin, beni anlıyorsan yanılıyor olabilme ihtimalin yüksek! O yüzden gözlerim hâlâ kapalı ve siz kimsiniz bilmiyorum, hiç bilmeyeceğim! Çarşafı buruşmuş bir yatağın üzerinde, sırt üzeri uzanmış tavanı izliyorum. ruhumu sürekli bir yerlerinden çekiştiren o bilindik yanlızlık yine burada...

29 Kasım 2011 Salı

İstediğin Bir Örnek mi ?


İstediğin bir örnek mi? Yani seni nasıl sevdiğimi bir şeye benzetmem gerekiyor. Peki iyi dinle öyleyse; ben seni beş para etmez bir adam gibi seviyorum. Yüzüne tükürülmesi gerekli biri gibi. Hiçbir şey bilmediğimi sanıyorsun. Sen her defasında, fırsatını bulduğun ilk anda beni aldattın. Ben bilmiyormuşum gibi davrandım. Sen utanmadın abarttın, aynı evde birlikteyken, ben diğer odadayken konuştun onunla, aldattın beni ve ben bunların hepsini duydum, gördüm. Sen duyduğumu, gördüğümü bilmedin. Her şeyin bir bedeli var. Ben bir bedel ödüyorum. Sevmiş olmanın ve kaybetmekten korkuyor olmanın bedelini ödüyorum. Dünyadaki hiçbir duygunun devamı yok. Bugün daha iyi anlıyorum bunu. Şu aciz halime baktığımda daha net görebiliyorum. Benim sevdiğim ve kopamadığım bir alışkanlık. Senin benimle olma nedenin de belki de yalnızca alışkanlık ve bir başka insan tarafından benim sevdiğim gibi temiz ve gerçek sevilemeyeceğin korkusu. Çünkü insanlar sürekli kullanırlar birbirlerini. Her defasında, ilk zayıf noktada ve ilk sinir harbinde aldatırlar ve bir sürü insan namus bekçisi gibi gezer sonra ortalarda. Ben seni beş para etmez bir adam gibi seviyorum. Yüzüne tükürülmesi gerekli biri gibi. Belki de tek sorunum hoşçakal diyememek, vazgeçememek. Uzun süre bedenini bir başka adamla paylaştığımı bilerek ve bunu kabul ederek durabildim. Ama işin içine karışan duygular var. Bu belli oluyor. Evdeki bir eşyadan farksızım. Sen de öylesin. Bunun bu hala gelmiş olması yalnızca senin değil benim de eksikliğim biliyorum. Ahmak olabilirim, aşık olabilirim, köpek olabilirim. Bu sevgiye hiçbir şey katmayabilir. Sen yine de bir başkasına aşık olabilirsin. Ama ben hala varken bu olmamalıydı. Oldu. Ben seni beş para etmez bir adam gibi seviyorum. Yüzüne tükürülmesi gerekli biri gibi ve gidiyorum artık; gidiyorum.

18 Kasım 2011 Cuma

Sadece Susmak


Yağmur yağdığında kaçmazdım hiç
Saklanmazdım diğer insanlar gibi
Meydan okurcasına deli cesareti gibi yürürdüm her bir damlada
Senden de kaçmadım ki hiç
Gözlerine bakamasam da
Kaçmadım işte senden yüreğinden
Eğdim kafamı kahverengi gözlerine karşı
Toprak kokusunu içime çekerek
Korktum
Korkutuldum
Tutamadım ellerinden
Kıyamadım
İncitemedim yüreğindekini
Dokunamadım
Haykıramadım
Sessiz çığlıklarımda boğulurken ben
Birde intihar eden göz yaşlarım eşlik etti sensizliğe
Haykıramadım
Söyleyemedim
Gelemedim kimi zaman
Söyleyecek çok şey olsada söyleyemedim
Korktum
Çekindim incinirsin diye
Sen hiç yaşadın mı kaybetmeyi
Yada sensizlik denen cehennemi
Hiç rol oynadın mı
Masum bir çocuğun yaramazlığı sonrasında ki rolü gibi
Sevimli yüzünün arkasında sakladığı
O masumluğu
Sen hiç haykırmak isterken içine gömdün mü sevgini
Yüreğinde bir mezar kazarak hemde
Sana ait ne varsa söylenecek
Sırf incinme üzülme gitme diye
Söyleyemediklerini
Ve her birini açtığın mezara gömerek
Sadece susmayı
İntihar eden göz yaşlarına rağmen
Yalandan taktığın maskenin ardına saklanmayı
Hiç yaşadın mı
Şimdi çıksam karşına
Haykırsam sana dair ne varsa
Çıkarsam mezarlıktaki sana beslediğim duyguları
Baksam o toprak karası gözlerine
Desem ki seviyorum
Desemki
Benim ol
Desem ki gitme
Gidermisin
İncinirmisin
Sende beni terk edermisin

16 Kasım 2011 Çarşamba

Gidilmiyor İşte Gitmekle


Gitmemiştim aslında, gidiyormuş, uzaklaşıyormuş gibi bir çocuk edasında kandırmıştım onu aklımca. Susmalıydım hiçbir şey demeden, konuşmadan etmeden. Gözlerimi üzerinden ayırmadan, mutluluğu ile mutlu olmayı, yüzümde bir tebessüm oluşturması için dualar etmeyi benimsemiştim kendimce. Uzakları aslında yakın etmiştim, uzaklaştıkça yakınlaşmıştım ona. Yaşadığım acıyı, öfkeyi, siniri artık yaşanacak ne kadar duygu varsa içime hapis edip sadece susmayı öğrenmiştim.

Gittiğimi, onu düşündüğümü bilmemeliydi, hiç bir şey olmamış gibi davranmalıydım. Sessiz çığlıklarımı duymadan, içimde yaşadığım fırtınaları durgun bir deniz gibi göstermeliydim her defasında. Çok özlemiştim, limanına yanaşmayı bekleyen gemiler gibi, belki de sığınacak tek limanımdı, gidebileceğim başka bir liman yada iskele yoktu. Her şeye rağmen o günü beklemeliydim. Bir gün kavuşuruz umuduyla nöbet bekleyen bir asker gibi yüreğim avuçlarımda öylece beklemeliydim işte.

Giden gidemiyor, gitse de bir parçası kalıyor gittiği yerde. Yada yanında götürdüğü her bir parça. Gitmekle gidilseydi eğer hiçbir gidiş koymazdı insana, yada hiçbir ayrılık yakmazdı insanın canını.

Gidilmiyor işte gitmekle
Git demek kolay olsa da
Bir bardak kırılması gibi tuzla buz olur yürek
Gittiğinde anlarsın gidemediğini
Her bir saniye de bir cam parçası gibi saplanır yüreğine
Gözyaşların akmakla akmamak arasında kararsız kalır
Yumruklarını sıkarsın yediremezsin kendine
Gittiğini sanırsın bıraktıklarını düşünmeden
Halbuki kendini kandırdığını anlamaya ramak kalmıştır
Tek bir gözyaşına bakar her şey
Yada ondan geriye kalanlara
Sigaralar yakarsın üst üste
Telefonunu defalarca eline alıp bir iz bir mesaj beklersin
Görmediğin her an biraz daha derine saplanır kırıklıklar
Haykırmak istersin beceremezsin
Anlatamazsın kimseye hiçbir şeyi
Anlayanın yoktur
Derman olmaz, olamaz hiçbir kimse ondan başka
Kanatan olmadıkça merhemin
Daha da kanatır başka çareler
Ve gözlerinden yaşlar fışkırır
Sıktığın yumruklar duvarda son bulur
Anlamsızdır atılan kahkahalar gülüşmeler
Yalnızlık ölümdür, yokluğu cehennem
Cennete uzaktan bakar gibi göz yaşlarınla sularsın yüreğinde ki ateşi dindirmek için
Bir gidiş değildir bu aslında
Onsuz olduğun her bir saniye bir yok oluştur
Bir kayboluştur anlamını yitirdiğin anlamsız hayatta
Bir çare değildir gitmek
Gitmekle gidilseydi eğer gidebilirdim belkide hiç gitmediğim kadar
Geride kalan olmasaydı eğer gidilirdi cehennemin en karanlık ücralarına
Hoş geldin der gibi her bir zebaniyle yanardı yürek denen cehennem…



13 Kasım 2011 Pazar

Özgürlüktür Yağmurda Islanmak


Kış yavaş yavaş kendini hissettirirken sokaklar da eski kalabalığın yerini boş sokaklara bırakmaya başlamıştı. Soğuktan kaçarcasına, sıcak evlerin de pineklemeyi tercih eden binlerce hatta milyonlarca insan. Ya peki sokaklar caddeler ? Onlar için söylenecek ne vardı ? Bir daha ki yazı beklemek ve yine insanların kalabalıklığında o güzellikleri gösterebilmek için koskoca bir kışı atlatmak zorundaydılar.

Ya peki insanlar ? Onlar içinde söylenecek pek bir şey yok. Sadece bir camın ardından seyredebilecekti her şeyi. İş koşuşturmamaları dışında pekte ayaklarını sokağa atacak gibi gözükmüyordu hiç biri. Gezmek, dolaşmak, sahilde yürüyüşler, bunların her biri yazı bekleyecekti sanki. Tabi havanın nasıl olduğunun hiçbir önemi olmayan insanlar da var. Bunlar için hava soğuk yada yağışlı yada karlı yada güneşli olup olmadığının hiç önemli olmadığı insanlar.

Siz hiç yağmurda sahil boyu yürüyen bir adam yada kadın gördünüz mü ? Oysa ki ne güzel bir şeydir. Islanmak, özgürce, doyasıya ıslanmak. Kimseyi umursamadan, kimseyle bir işi olmadan, aptal bakışlara aldırmadan yürümek. Islanmasın diye avuç içinde saklanan sigara ile yürümek. Siz hiç bu duyguyu yaşadınız mı ? Sorsak hepiniz özgürsünüz…

Bir gün bu şekilde yürüdüğümde, şemsiyesinin altına gizlenmiş bir amcanın, “ Oğlum ıslanıyorsun yok mu şemsiyen ?” demesine maruz kalmıştım. Amacım yağmurdan kaçmak değildi aslında. Yağmurdan kaçacak olsam zaten dışarıya çıkıp yürümezdim diyememiştim amcaya. Yürürken denizin almış olduğu o renk, gri tonlarındaki hafif siyaha çalan bulutlar, yaprakları dökülmemiş ağaçların yeşilliği, insanın biraz olsa nefes almasını sağlayan ve kendisini özgür hissetmesi için yeterli yada geçerli nedenlerden sebeplerden değilmidir ?

Bazense bir camın ardından yağan yağmuru seyretmek rahatlatır insanı. Kömür sobasının üstünde kaynamaya yüz tutmuş çaydanlığın çıkardığı ses, ve içtiğin o ince belli bardak eşliğinde ki çay. Cam kenarına geçip, yağan yağmuru izlemek, cama vurduğunda çıkardığı ses. Gözlerin camdaki damlalara takılır, her bir damla diğer damlalarla birleşerek kayar durur. Şemsiyesinin altına gizlenmiş insanları izlersin, sıcak çayından bir yudum daha alarak. Radyoda güzel bir müzik çalar ve sen bir sigara yakarsın. Kafanda ne ay sonu, ne elektrik yada telefon faturası, ne de hayat çilesi. Hiçbir şey yoktur o an kafanda. Uzaklara dalarsın, yada eski anılarına takılıp kalırsın. Sevgilinle yağmur yağdığında kaçıştığın gelir aklına. Yada herhangi bir eski ama yüzünde tebessüm oluşturan bir anın.

Yağmur güzeldir, kimi zaman insanı hüzünlendirir, kimi zamansa rahatlatıp mutlu eder, hiç kimsenin etmediği gibi. Islanmak doyasıya özgürce ıslanmak korkmadan çekinmeden. Yağan damlalar ve sen. Bir ömre bedeldir bazen, hiç aklında yokken getirdiği anılar yada üzüntüler. Niye korkar ki insanoğlu yağmurdan kendini kaptırmaktan. Bilirim her yağmur yağdığında senin de burnun kızarır üşürsün hiç üşümediğin gibi. Oysa kaçmak yerine kendini bırakırsan yağmura ısınırsın hiç ısınmadığın gibi….

12 Kasım 2011 Cumartesi

Ya Dışındasındır Çemberin Yada İçinde Yer Alacaksın


Sevdiğin bir insana aylar sonra bir yabancı gibi bakmak zor gelir insana. Paylaştığın, güldüğün beraber ağlayıp beraber üzüldüğün insana hiç yokmuş gibi davranmak gerçekten koyar.

Anlatıp yazacak çokta bir şey yok aslında. Belki bir doyumsuzluk, yada bir yetememezlik. Sebep ne olursa olsun bu durum zor işte. İstesem binlerce neden sebep hata arayabilirim ve önünüze sunabilirim bunları. Hata onda yada bunda demek saçma gelebilir. En azından bana göre Çemkirmek yada birilerini suçlamak boş. Olan oldu demekte o insana karşı hafif kalır, haksızlık olur. Yeri ve anlamı büyükse eğer. Diyecek bir şey yok işte. Ne yazacağımı da bilmiyorum. Bazen gülerek bazense üzülerek uzaktan seyretmeye mecbur kalmak zor işte neyini anlatıp ifade edebilirim ki ?

Eksik her şey
Gülmeler eksik, ağlamalar bile yarım
Paylaşacak bir şey yok
Hayat eksik sen eksik ben eksik
Sensizlik bile eksik
Yarım kalan hayat bile tamamlayamazken kendini
Bana düşen senin payından sadece eksiklik

Uzaklar daha da uzak
Yakınlar yakından uzak
Güneş bile saklanırken kara bulutların ardına
Sensizlik yazıldı tüm odalara
İsimsiz sensiz bensiz
Siktiri boktan gülmeler
Yalandan samimiyetsiz merhabalar sardı
Sarabilecek bir yer kaldıysa eğer

Şarkılar eskisi gibi değiller artık
Şiirler bile duygusuz
Kalbe dokunmayan harflerden ibaret sadece
Kitaplara bir şey demiyorum
Hiç okumadım ki zaten

Seni uzaktan seyretmek
Evladını yetimhaneye bırakan bir babanın
Her sabah ve her akşam o yetimhaneye gelip
Uzaktan, sessiz ve sakin yaşlı gözlerle
Çocuğunu seyretmesi gibi bir şey
Öyle boktan öyle ölüm öyle zor
Seni uzaktan seyretmek
Gecenin en parlak yıldızına hayran kalıp
Ona bir türlü dokunamadan izlemek gibi
Uzatsan elini tutamazsın gidemezsin gitmek istesen de yanına
Öyle hayranlıkla baka kalırsın
Susarsın susarsın sadece susarsın
Yaktığın sigaraların ardında saklanıp öyle uzaktan bakarsın sadece..


10 Kasım 2011 Perşembe


Hepte sizden yana oluyorlar ya
Tuhafıma gidiyor açıkçası
Öylesine şeytan bakışlarınız
Bu kadar mı efsunlu?

9 Kasım 2011 Çarşamba

Işık Yok Valla Yok

Genelde ölümden dönenlerin hep bir ışık muhabbeti vardır. Işığı gördüm işte biri oradan gel gel diyordu, böyle bembeyaz bir yerdi, gözlerim kamaşıyordu falan filan. Yok öyle bir şey yahu… Bizzat test ettim gördüm geldim. Kap karanlık bir şeydi. Hani uykuya dalarsınız, rüyasız bir uyku geçirirsiniz ya işte öyle bir şey. Gözlerini açtığın da sadece etrafındakileri görüyorsun işte. Hani çok yorgun olursun da uykudan kalkınca bir sersemlik olur ya onun gibi bir şey işte. Anlayacağınız ışık mışık yok yani…

Bunu denemek için yada bizzat test etmek için yapmanız gereken şeyler şunalar. Önce alkol alıyorsunuz, öyle böyle değil yani baya bir içmeniz lazım, sonra üstüne 8 adet 1,5mg xanax içiyorsunuz. Yalnız içtikten bir müddet sonra arkadaşınızı aramanızda yada ailenizden birini aramanızda yarar var, test edim derken sonsuz uykuya yatmayın. Sonrası malum işte uyandığınızda gözlerinizi hastane de açıyorsunuz. Sanki günlerdir uyumuş gibi falan filan.

İnsan bazen her şeyden bıkabiliyor, her şeyden vazgeçebiliyor. Tüm sevdiklerinden, eşinden, dostundan, ailesinden hatta yaşamaktan bile. Bir anlık öfke ile, bir anlık sinir ve umutsuzlukla buna cesaret edebiliyor. Bende yaptım o salaklığı ama gördüm ki insanları üzmekten yada onları kırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor bu durum. Hayat belki zor, yaşamak zor ama her ne olursa olsun hayat yaşamaya değer sanırım. Belki de hayat kolay zorlaştıran sadece bizleriz.

Kiminiz deli, salak, aptal yada ağza alınmayacak bir sürü hakaret, küfür edebilirsiniz ama işte insan bazen aciz kalabiliyor bazı şeylere. Tükenebiliyor yada umutsuz, güçsüz kalabiliyor, belki de en kolay yolu seçiyor ama boş. Gerçekten boş bir durum. Neyse böyle oldu işte. Her ne kadar çok fazla bir şey düzelmese de hayat yaşamaya değer. He bu arada hayatta ki tek gerçek kişiler sadece ama sadece annemiz….

Bilerek ve Kasten


Bu rüya ıslak
Adımın üzeri çizilmiş
Varım
Özgürlüğü sırtımda taşıyacak kadar hamalıyım yaşamımın
Beni bir de otobandaki çizgiler üzerinde yürürken görmelisiniz
Aşina bir altına kaçırma eylemi değil bu
Bu rüya ıslak
Altına kaçırdım hayatın...
Belki de bunu yapmayı istedim
Bilerek
Kasten...

6 Kasım 2011 Pazar

Bunaldımmmmmm

Siyahın üzerini açık renklerle boyayıp, sonra ona bakıp, mutlu oluyormuş gibi davranmaktır yaşamak bazen. Yalandan gülmeler, sahte bakışlar, yada kandırmacalar, her şey var işte işin içinde. Güvenebilecek birini bulmak kimi zaman zor kimi zamanda ihtimali yükse bir durumdur. En çokta insana yalnız kalmak koyar. Sevdiği insanların yanında olmaması…

Bugün annemle son bayramımızı geçirdik. Önce dedem, sonra babam, sonra kardeşim ve seneye annem. Ne kadar güzel dimi… Hayatta en çok korktuğum şey yavaş yavaş başıma geliyor işte. He birde çok sevdiğim dostum olarak gördüğüm insanı da kaybettim dün gece… Ne kadar komik dimi, yada boktan mı demeliydim ? Bilmiyorum karar veremiyorum.

Bugün yaptığım sadece bayram namazı ve yapılan mezarlık ziyaretiydi. Aramasını istediğim kişi dışında herkes aradı… Açmadım çoğunun telefonunu yada cevap vermedim çektiği samimiyetsiz o toplu bayram mesajlarına. İçimden gelmedi işte hiçbir şey uyumaktan başka. Zaten bayram benim bayramım değildi işte sıradan normal bir gündü. Bir anlamı yoktu ki zaten bu bayram olan anlamını da iyice kaybettirdi bana.

İnsanlardan kaçmaya başladığımı hissettim bugün. Neden kaçmayacaktım ki ? Uzaklaşıyordum her birinden, ama sebebini bilmiyorum nedenini de bilmiyorum. Belki benim yaptığım hatalar yada duyduğum memnuniyetsizlik, Yorgunlukta olabilir yada bitkinlik. Kendimi bu dünyadan taşıyıp öbür dünyaya götürmek için binlerce neden bulabilirim bugün için. Sanırım bi psikologa gözükme vaktim gelmişte olabilir. Ama bilmiyorum işte hiç bir şey bilmiyorum. Bir an önce her şeyden herkesten kurtulmak yada bu kapıdan adımımı dışarı bile atmak istemiyorum. Yada en iyisi ölmek. Zaten bende dedemle babamı özledim belki görürüm de onları orada..

Umutsuzum bitkinim yorgunum ve yalnızım. Ne bir dostum ne bir arkadaşım nede bir sevgilim var… Sevgiliyi geçtim de keşke bu sıkıntımı paylaşabileceğim biri olsaydı. Beni gerçekten anlayan ve yanımda olan… Ben insanların yanında oluyorum da insanlar neden benim yanımda olamıyor işte onu anlamış değilim bir türlü… Offf bu yazıyı niye yazdım onu da bilmiyorum.. Sıkılıyorum işte bunaldım. Belki birgün size bir sürpriz yapar göçerim bu dünyadan. Bu yazılarım da size kalır tabi okursanız. O zaman dersiniz bir Cute Curute Kosovalı vardı diye.. Kiminiz iyi insandı diyecektir kimisi de gebersin pezevenk diyebilir. Ben gittikten sonra zaten kimin umurunda ki kimin ne dediği. Ya cehennemde yanacaz yada cennette hurilerle günümüzü gün edecez, tabi Allah bilir orasını da neyse daha fazla saçmalamak istemiyorum. Dün geceden beri oturdum ağlıyorum her şeye herkese kendime tanıdıklarıma bilmiyorum öyle işte. Neyse daha bokunu çıkarmadan en iyisi burada bu yazıyı bitirmek ve sigaralara sarılıp ağlamaya devam etmek… Yapacak hiç bir şey yok çünkü bu dört duvar arasında…

Sanırım bu şarkı bütün durumu özetler.... .



İçimi Döktüm Sadece......

Yeni bir sabaha uyanmadan uyumak ister insan. Buda o gecelerden biri işte. Derdini anlatamayan, sıkıntısını paylaşamayan biri olarak bunu istemek belki de en doğal hakkım diye düşünüyorum. İnişli çıkışlı, saati saatine tutmayan bir insan olu verdim. Bugünün etkisi çok karışık, hangi birinden başlayacağımı bende bilmiyorum açıkçası. Hani geldi mi dertler, sorunlar üst üste gelebiliyor bazen. Hani tek tek gelse halledilebilecek şeyler olsa da bazen insan taşıyamayacağı yüklerin altına girebiliyor.

İlgisini beklediği insanlardan bir ilgi görememek zaten en çokta can acıtan kısmı bu işin. Kimseyi suçlayamam tabiki orası ayrı bir konu. Şimdi hangisinden başlayayım ki ? Yarın yine babamsız geçecek bir bayramdan mı yoksa kardeşimle halen küs olup konuşmadığımdan mı ? Ve bu yetmezmiş gibi yine telefonda konuşup kavga ettiğimizden mi ? Yada ananemin uzun yola çıktığı için rahatsızlandığından mı ? Yada annemle bu sebepler yüzünden tartıştığımı mı ? Yada iş ile ilgili problemlerden mi ? Daha bitmedi tabi ki birde yalnızlık var… Hangi birinden bahsedim ? Yada saat başı değişen ruh halimin sebebini başka neye yorabileyim bu kadar olumsuzluk içinde. Sevdiğim ama çok sevdiğim bir insanla ailemden gördüğüm bir insanla sırf moralim bozuk diye tartışmamızdan mı bahsedim ? Ne yapayım bilemiyorum… Her şey bukadar boktan giderken hayatımda benim heralde etrafa gülücükler saçmamı beklemek saçma olurdu sanırım. Tamam arada sırada yalandan da olsa bunu gayet iyi bir şekilde becerebiliyorum rolümün hakkını gayet güzel bir şekilde verebiliyorum ama birktiğinde içimde bazı şeyler bunu yapamıyorum.

Çok duygusal bir herifim. Lanet olsun ki maalesef öyle biriyim. Kimi zaman bu huyumu sevmesem de öyleyim işte. Duygularıyla hareket eden, ota boka üzülen her şeyi kafasına takıp içinde yaşayan ve yalandan gülümsemelerle ortalıkta dolaşan ama içi kan ağlayan ve bunu kimseye belli etmemek için elinden geleni yapan biriyim işte. Bugüne kadr hep başkalarının mutluluğu için yaşayan sevdiği insanları mutlu etmek için elinden geleni yapan ama kendisini hiç düşünmeyen herifin tekiyim işte. Ne geçiyor elime hiç bir şey. Moralim bozuk canım sıkkın, kim var yanımda hiç kimse. Kimi arayıp konuşabilirim? Hiç kimseyi… Gel gitler yaşamam peki normal mi ? Yoksa anormal mi ? Bu sorunun cevabı ap açık ortada sanırım…

Bazen yeter diyebiliyorum ne olacaksa olsun diye. Yaşamışım yaşadığım kadar, yeri geldi mutluluğu da gördüm, yeri geldi mutsuzluğu d. Belki daha görüp geçireceğim çok şey var ama yeter bu kadar çünkü sıkıldım bıktım hayat denen bu illetten, nefes almaktan, insanlardan herkesten her şeyden sıkıldım bunaldım yoruldum. İsyan etmiyorum Allaha haşa, ama yoruldum artık bedenim ruhum yoruldu yordular. Bazen diyorum ne kadar ilaç var iç geber kurtul, umursama kimseyi geride bıraktıklarını, sonuçta herkes yolunu çizmiş yapacağını yapmış ve devamda ediyorlar yapacaklarına. Geçen evde böbreğim ağrıdı ve gerçekten de çok şiddetli bir ağrıydı, gözümden yaş getirecek kadar şiddetli. Kalkıp yürümekte bile zorluk çektiğim bir ağrı, kim vardı yanımda? Kimse, kim duydu sesimi? Kimse… Eee ben niye varım yada neden yaşıyorum. Yaptığım hiçbir şeyde hiç kimseden bir karşılık beklemedim kimseden çok az sevgi ve ilgi dışında. Fazlasını isteyen biri olmadım hiçbir zaman. Ufak şeylerle yetinen bir insanım. Ama hiçbir zaman hak ettiğim şeyleri yaşamadığımı görmediğimi anladım artık. He bunu Allah bilir neyi hak edip etmediğimi ama benim düşüncem öyle…

Yarın bayram, canımdan çok sevdiğim ve çok özlediğim babamdan dedemden ayrı geçecek başka bir bayram. Ben halen başka şeylerele uğraşıyorum dert yanıyorum. Benim hep bir yarım eksik kaldı 17 senedir. Ve ben nefes aldıkçada yarım kalacak. Bukadar olan yaşanan şeylerden sonra nasıl mutlu olmam yada sağlıklı düşünebilmem beklenilebilir ki ? Sikmişin hayatını da yaşamasınıda bilmem nesinide. Bunaldım yoruldum ve tükendim artık…

5 Kasım 2011 Cumartesi

Sizin Hiç Babanız Öldü mü ? Benim Bir Kere Öldü !


Sizin hiç babanız öldü mü ?

Bayram neydi ? Nasıl kutlanırdı ki sevdiklerin yanında olmadıkça. Hele de hiçbir şey yaşayamadığın ama her defasında özlemini duyduğun insan olmadıkça bayram kutlamak neye yarardı ki ? Belki hayat her şeye rağmen devam ediyor, edecekte ama hep bir şeyler eksik, bir tarafı hep yarım.

Ne yapılırdı bayramda ? Kılınan bayram namazı, mezarlık ziyareti ve aranılan görüşülen birkaç eş dosttan ibaret değilmi ? En azıdan bana göre öyle. Şimdi bir tadı tuzu var mı diye sorsanız tabiki yok diye cevap veririm size….

Rahmetli babamla en son geçirdiğim bayramdan sonra sanırım bir daha hiç bayram kutlamadım. O gün her şey çok güzeldi, babam amcam sabah erkenden kalkmıştık. Nasıl unutabilirdim ki o günü ? Akşamdan özenle hazırlanmış olan bayramlık kıyafetlerimi giyip saçlarımı da yaptıktan sonra dışarıda evin erkeklerinin dışarıya çıkmasını bekliyordum büyük bir heyecanla. Mahalle sakinleri de yeni yeni uykusundan kalkmış camiye doğru giderlerken ben bir tebessümle günaydın diyerek onları uğurluyordum. Alacağım harçlık ve şekerleri hesaba katarak bir bayram kutlaması yapmıyordum doğal olarak.

O gün ilk ve son bayram namazım olacağının farkında olmadan bir neşe ile babamın elinden tutarak camiye doğru yola koyulmuştuk. Daha namazın nasıl kılınacağını bile bilmiyorum. Babama sorduğum da bana gülerek millet ne yapıyorsa sende onu yap ve bildiğin duaları oku gitsin diye bir cevap almıştım. Bende gülümsedim duruma. Babam yüzü gülen bir adam dı, kötü olaylarda bile yüzünden gülümsemesini eksik etmezdi. Sanırım benim de o huyum babama çekti.

Camiye geldiğimizde hoca ezanı okuduktan sonra başladık bayram namazını kılmaya, en azından ben kılmaya çalışıyordum. Kimi zaman hareketleri kaçırarak ve birazda birilerine görünüp rezil olmaktan korkarak elimden geldiğince cemaate ayak uydurmaya çalışıyordum. Namaz bitmiş ve biz camiden çıkarken babamdan gülerek “Aferin lan güzel kıldın” sözünü duyduktan sonra dünyalar benim olmuştu sanki. Eve giderken her zaman ekmek aldığımız fırından sıcak ekmeklerimizi alarak yolumuz devam ediyorduk. Elini tutmaya çalıştığım babamın elimi bırakarak “ Artık koca adam oldun” demesiyle daha da bir neşelenmiştim.

Her bayram olduğu gibi yine güzel bir kahvaltı yapmıştık eve geldiğimizde. Annemin hazırlamış olduğu bol çeşitli kahvaltı iyi gelmişti kurbanı kesmeden önce. Kahvaltıdan sonra sırayla aile büyüklerimizin elini öperek bayramlaşmaya başlamıştım. Sıra babama geldiğinde önce harçlık sonrada cebinden çıkardığı kutu içerisinde ki o hediyeyi merakla bekliyordum bana vermesi için. İçinde ne olduğundan hiçbir fikrim yoktu. Başımı okşayarak ve öperek hediyeyi bana verdi. Bir heyecanla açtığım hediyenin bir saat olması beni gerçekten mutlu etmişti. Hayatımda ilk defa bir saatim olmuştu. Her ne kadar kullanmasını bilmesem de ilk zamanlar gerçekten çok mutlu olmuştum. Benim için bayram gerçekten çok güzel başlamıştı ve çok güzel devam ediyordu. Hayatımda yaşadığım ilklerin en güzelleriydi bunlar.

Uzun zaman oldu böyle bir bayram geçirmeyeli. Benim için bayram babam öldüğünde bitti aslında. O olmadığı sürece hep bir yarım eksik, belki de çok erken oldu ama biliyorum ki şimdi o huzur içinde. Herkesin dediği gibi nerede o eski bayramlar dememek için zor tutuyorum kendimi…

Sizin hiç babanız öldümü ? Benim bir kere öldü…..

2 Kasım 2011 Çarşamba


Çok güzel bir deniz kokusu vardı yürüdüğü sahil boyunca, ne insanların çıkardığı sesler nede araçların motor, korna sesleri, hiçbir şey umurunda değildi. O anın tadını çıkartmak istiyordu sadece. İlk defa bu kadar uzak kalmıştı çevresinden, yürümek o deniz kokusunu ve saka kuşlarının çıkarttığı sesleri duymaktan başka istediği hiç bir şey yoktu aklında.

Uzaklaşmak gerekiyordu bazen böyle, bir zamanlar yaptığı o kısa ama bir o kadar anlamlı orman yürüyüşü geldi aklına. Gülümsedi birden yüzünde bir tebessüm ile, yüzünde oluşan o gülümseme o kadar içtendi ki bir yere sığdıramıyordu mutluluğunu. Küçük çocuklar gibi koşmak, zıplamak haykırmak istiyordu, her şeye herkese inat. Yinede kendisini frenlemesi gerektiğini biliyordu.

El salladı vapurdakilere, martılara içten bir selam çaktı, ve balık tutan amcaya içten bir gülümseme ile rast gelsin dedi. Mutluydu ! Paylaşmak istiyordu bu mutluluğunu, her ne kadar duygularını belli edemiyen biri olsa da bugün bunu başarmak istiyordu. Kovada duran balıklara baktı, üzüldü biraz, onları ait oldukları yere göndermek istiyordu ama yapamıyordu. Korkuyordu balıkları tutan amcadan. Birden yüzünde o cimcime kızların yüzünde bulunduğu o masum ama tatlı gülümsemeyi atarak ayağı ile iti verdi kovayı denize. İçinde ki mutluluk daha da artsa da, balıkları tutan amcaya mahcup olmuştu. Yüzündeki sahte üzüntü ile amcadan özür dileyerek ona hemen yakında bulunan balıkçıdan balık alabileceğini söylemesine rağmen amca gülümseyerek teklifini geri çevirmişti. Zaten bende tekrar denize bırakacaktım diyerek ikisinin de yüzünde gülüşmeler oluşmuştu.

Özgürlüğüne kavuşturduğu balıkların vermiş olduğu mutlulukla devam etti yoluna. Düşünüyordu, kendi ile kıyaslıyordu kimi zaman, ama yüzünde ki gülümseme eksik olmuyordu. Hava biraz soğumuştu, o ufacık burnu kızarırken soğuktan ellerini cebine sokarak devam etti yürümeye. Her şeyden uzaktı ve kendini mutluluk denen olayın tam ortasında bulmuştu. İçinden şarkılar söylemek avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu sebsiz yere. Şükrediyordu yaşadığı hayata, onu sevenlere, yanında olan herkese şükürlerini sunuyordu. Seviyordu yaşamayı. Gel gitlerle dolu hayatında nefes almak yetiyordu ona kimi zaman. Biliyordu neşeli olduğunda güldüğünde önünde hiç bir şeyin duramayacağını, yada üzüntülü olduğunda onun yanında olan dostlarının farkındaydı.

Kimi zaman insan yalnız kalmayı ister tek başına, yada yanında birilerinin olması en büyük armağandır ona. Her dakikamız aynı olacak diye bir koşul olmadığından gel gitler yaşayabiliyoruz. Bazen alınabiliyoruz bazı şeylerden. Özelliklede sevdiğimiz insanların yaptığı hareketlerden yada söylediği sözlerden. Üzülebiliyoruz, yada kırılabiliyoruz bu sebeplerden. Bu neyin göstergesidir peki ? Çok sevdiğimizin mi yoksa çok değer verdiğimizin mi ?Ama sebep ne olursa olsun bir kalp sadece kendi için değil bir başkası için de aynı güzellikte çarpabiliyorsa eğer, o kişi gerçekten de hayatınızın tek anlamıdır.

Şimdi buradan ona öyle güzel bir buse gönderiyorum ki yanağına, biliyorum ki hissettiğinde o yüzünde ki gülümseme dünyanın hiçbir güzelliğine değişilmez. Bu insanlar hayatımızda oldukça biliyorum ki bizimde sırtımız hiçbir zaman yere gelmez. İyiki öyle insanlara sahibiz…

1 Kasım 2011 Salı

Adamın Biri


Göz yaşlarına boğulmuştu sebepsiz, nedensiz, yorgun ve bıkkın. Sitemkar bakışlarla baktığı insanlardan kaçarcasına koşmak gerekiyordu belki de. Bilmiyordu hiçbir şeyi, düşünemiyordu. Tek istediği yalnız kalmak, ne şehrin gürültüsü, nede yapmacık insanların gülüşlerine maruz kalmak istiyordu. Dört duvar dardı, üstüne gelircesine, boğarcasına karanlığın içinde kaybolurcasına yaktığı bir sigaranın dumanında boğulmak istiyordu.

Yorulmuştu besbelli, kimseyi ne görmek ne de duymak istemiyordu. Belki de istediği hiçbir şey yolunda gitmiyordu. İçinde ki son kalede yıkılmıştı, yada umut denen şeyin son damlasınıda kaybetmişti. O da bilmiyordu ne yapacağını ne edeceğini. Sebesiz bir şekilde sadece ağlamak istiyordu hıçkıra, hıçkıra, göz yaşlarını insanlardan saklayarak. Kimse bilmesin istiyordu güçsüzlüğünü acizliğini. İnsanlar kötüydü, biliyordu bunu ve her fırsatta üstüne geleceklerini de biliyordu. Samimiyetsiz, yapmacık insanların sorularına maruz kalmak istemiyordu. Kapıdan çıktığı an güçlü dimdik ayakta gözükmeliydi, içine gömmeliydi tüm mutsuzluğunu, yalandan bir gülümseme atarak mutluluk rollerine devam etmeliydi her zaman ki gibi. Kaçamak bir boka yaramayacaktı, farkındaydı bunun. Her zaman ki gibi çıktığında dışarıya oyunculara taş çıkarırcasına en güzel mutluluk rolünü oyununu oynayacaktı, oynamalıydı.

Sahi kaçmak neye yarıyordu ki ? Hepimiz genelde saklamazmıyız göz yaşlarımızı, mutsuzluklarımızı. Yapmacık insanların karşısına yapmacık çıkmazmıyız yeri geldiğinde, gülmezmiyiz yalandan, saklamazmıyız gülüşlerimizin ardına üzüntülerimizi mutsuzluklarımızı ? Her birimiz aslında bu hayat denen sinema filminde ki karakterler oyuncular değilmiyiz ? Ama ne yazık ki en iyi oyuncuya hayat bir ödül vermiyor...

Şizofren


Tepeden bakan ecnebi güneşe teslim olunmalı bugün.
Hırsızların saklandığı tarlalardan geçilmeli...
Islanmış gibi gözüken, denize benzer uzun yollara vurulmalı beden.
Yeşilinde kaybolunmalı ovaların.
Sıcakla göğüs göğüse, soğuk savaşlar verilmeli.
Çorak bir iklimde olunmasına rağmen,
Terlemişken, su diye inliyorken bile yağmur dilenilmemeli.
Aşk hariç her şeyden konuşulmalı, yâd edilmeli dün.
Yorgun sokaklarda,
Ilık nefesler eşliğinde şehrin kuytularında bırakılmalı aşk.
Ve bu sonu gözükmeyen yürüyüşte tek gerçeklik,
Alabildiğine fazla ay çiçekleri arasına gizlenmiş,
Kargaları korkutmaya çalışırken korkan, korkuluklar olmalı.
Yazdan, yalnız çıkılmalı bugün.
Güze gülümsenerek ölünmeli...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Düşünürken Onu


Düşünmeden severken ki halimi düşünüyorum.
Bugün kar yağmadı
Bugün oldu
Günaydın bile dedim sabah sabah
Siktirsin muhalif rüzgârlar
Mürettebattın da canı cehenneme
Pierre loti'ye baktım
Haliç'e baktım
Galata'ya baktım
Düşünürken onu
Düşürdüm denizin dibine içimdeki soğuğu
Bastım küfrü
Sövdüm gelmişine, geçmişine
Üşüdüm
Gözlük taktım
Şaşırmadım kendime
Isınmadı kemiklerim güneşe bakarken
Tükürdüm ne kadar su varsa içine
Ağaç bilir
Taş bilir
Belki toprak da bilir
O bilmez içimin kanını, soğuğunu
Gittim, bir sürü yürüdüm, bir sürü koştum
Akşam oldu
Canım bende değil

27 Ekim 2011 Perşembe

Bir Anne


Sabah üşüyerek kalktığında kadın önce cama yöneldi, yılın ilk karı yağmıştı. Tatlı bir tebessüm bıraktı gördüğü güzel manzara karşısında. Ama düşünmesi gereken bir çok şey vardı kadının. O bir anneydi ve herkesten önce kalkmalıydı her sabah olduğu gibi. Önce kömür sobasını yakmalıydı. Temizledikten sonra sobayı, tükenmekte olan birkaç odunu atıp tutuşturdu sobayı. Evin o buz kesen soğukluğu az da olsa kırılmıştı. Sahip olduğu kömürleri idareli kullanmalıydı kadın ve çocukları okula gidene kadar evin sıcak olması kafiydi onun için.

Mutfağa gittiğinde çocuklarının önüne nasıl bir kahvaltı koyacağını düşünüyordu. Dolapta 3-5 zeytin ve küflenmekte olan bir iki dilim beyaz peyniri vardı. Her gün yeni bir umutla uyandığı sabahlardan biraz daha farklıydı bu sabah. Daha ne kadar kandırabilirdi ki kendini, istediği hiç bir şeyin olmaması ve ne olursa olsun çocukları için hayata gülmeyi ne kadar daha becerebilirdi ? Eski püskü olan çaydanlığına suyunu koyup kaynaması için sobanın üstüne koymuştu, o sırada da dolaptaki kahvaltılıkları masaya yerleştiriyordu. Bakkala gidip veresiye yazdırmak onun için ölümlerden beterdi, yediremiyordu gururuna. Mutfakta erzak dolabını karıştırırken gözü kavanozun dibinde bir parça kalmış una takıldı. Yüzü gülmüştü, çünkü bu undan çocukları için güzel bir şeyler yapabilirdi. Ya yarın, yarın ne yapacaktı ? Orasını düşünmek istemiyordu. İstediği sadece bir gün daha çocuklarını okula güler yüzlü bir şekilde yollamaktı.

Çocukları için hazırladığı sofradan sonra tek tek uyandırmaya gitti çocukları. Hep beraber güzel bir kahvaltı yapmak istiyordu. Onları bu yeni bir güne umut dolu sevgi dolu güzelliklerle yollamak istiyordu her ne kadar kendi umutsuzluğunu içine gömüp. O bir anneydi çünkü. Çocuklarının karnı doysun diye sofrada ki hiç bir şeye dokunmuyordu dokunamıyordu, sadece içtiği sıcak bir çaydı ve kafasında akşam için neler yapabileceği. Çocuklarını yolladıktan sonra okula, sönmüş sobayı o soğuya rağmen yakmadı bir daha. Eski püskü olan bir battaniyeye sarılıp camın karşısına geçerek umutsuzluğunu yenmeye çalışıyordu. Düşündüğü kendisi değildi, tek düşünebildiği çocuklarıydı, çocuklarının geleceğiydi…


(Devamı daha sonra)

...


Bitince gece
Sen daha yıkamadan yüzünü
Ki uyku nedir bilmemişken gözlerin
Oluyor sabah
Hasetinden ölmüyor sırlar
Öpülmediğinden kızgın, kırmızı yanakların
Ve bir damla daha hesap soruyor yapraklardan
Acını kattığın sigarandan, sağ kalan kaçıncı tiz sesin emekleyişi ve düşüşü bu
Bağırma daha fazla
İşte şurada ölüm git yakasına yapış
Hala öğrenemedin mi
Koşmadan yetişemiyorsun rüyalarına
Tutmazsan sıkıca
Ağzını burnunu kırıyorlar umutlarının
Ortada sıçan gibi kalıyorsun sonra
Bitince gece
Sen daha yıkamadan yüzünü
Ki uyku nedir bilmemişken gözlerin
Oluyor sabah

Bir Kadın Var


Bir kadın var hepsinden, herkesten çok sevilen. Bir kadın var yeri dolmayan, güldüğünde dünyaları veren. Bir kadın var üstüne titrenilen, üzülmesin, mutsuz olmazsın diye endişe duyulan. Bir kadın var, kıskanılan, can gibi sahiplenilen. Bir kadın var, saçının tek bir teli dünyalara bedel olan.

O güçlü bir kadındı, yüreği ufacık olsa da aslında dünyaları sığdırabilecek kadar kocaman bir yüreği olan.





Bir kadın var gözleri gülen
Bir kadın var dokunmaya bile kıyılamayan
Bir kadın var ufacık yüreğinde cenneti taşıyan
Bir kadın var yüreğinde şefkati hiç eksilmeyen
Bir kadın var benim olmayan..

26 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Çocuk Var


Bir çocuk gözleri mavi, deniz mavisi
Üstünde toprak renginde bir kazak eski püskü
Elleri kir pas içinde
Oynadığı kumdan kaleler yüzünden
Misketleri var birkaç tane
Yutulmaktan korktuğu
Oynayıp oynamamakta kararsız kaldığı
Elinde avucunda kalan tek varlığı
Kaybetmekten korkup sakladığı
Hani cebine koysa, cepleri yırtık
Sımsıkı elinde tuttuğu

Bir çocuk üzerinde kirlenmiş bir şort
Dizleri oynamaktan yara bere
Ayaklarında yırtık eski bir papuç
Bir çocuk var
Yüreği zengin
Bir çocuk var işte
Tek zenginliği üç dört misket
Birde kocaman bir yüreği

Bir çocuk var
Yalnız tek başına bir başına
Bir de çocuklar var
Kir pas içinde olan çocukla oynamayan
Bir gurur var kimseye minnet etmeyen
Bir çocuk var hayata gülen
Gülmekten vazgeçmeyen
Bir çocuk var
Ailesine bakan
Bir çocuk var çocukluğunu unutan
Bir çocuk var çocukluğundan vazgeçip koca bir adam olan..

25 Ekim 2011 Salı

Siktir Et Gitsin


Yaklaşık 4 saattir telefonu elinden düşürmedi hiç, belki bir mesaj yada bir arama gelir diye. Hiçbir arayanı soranı yoktu adamın. 4 saat boyunca elinden sigarasını da düşürmedi hiç, izmaritler kül tablasından taşmak üzereydi neredeyse. Evin içinde isteksiz boş adımlarla dolaşıp duruyordu, duvarlar üstüne gelirken bir bir. Dar gelmişti bu dört duvar ona, dışarı çıkmak istiyordu ama çıkamıyordu. Korkuyordu insanları görmekten, yürüyeceği yerlerde el ele kol kola girmiş çiftleri görmekten korkuyordu. Bir meyhanede oturmuş dört beş kişinin yaptığı dost muhabbetinden korkuyordu. O da biliyordu ki daha kötü olacaktı bu manzaralarla karşılaştığında. Bir mutfak, bir salon derken attığı voltalar sıklaşmıştı evin içinde. Ne yapacağını bilmeden aptal aptal adımlar daha da hızlanmıştı.

Yatak odasına girmeye korkuyordu, çünkü orada karşılaşmak istemediği bir sürü anı ve yaşadığı en güzel, en özel anların hepsi o odadaydı. O oda da bir geçmişi vardı. Yorgun bir günde, umutsuz, çaresiz bir günde o odaya girmek ona çok büyük bir yok oluş sunacaktı. Belki tutamayacaktı göz yaşlarını, yada önüne gelen ne varsa kırıp dökecekti umarsızca, sonrasını düşünmeden. Kapıya doğru yönelip insanların gülüşmelerini göze almaya karar vermişti. O en sevdiği paltosunu giyip kendini sokağa atı verdi birden. Düşünemiyordu hiçbir şeyi, çünkü o hiç böyle olmamıştı. Yürümek, hatta kaçarcasına koşmak istiyordu bilmediği yerlere. Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmek, yada oradan hiç bilmediği, hiç tanımadığı insanların olduğu bir şehre doğru koşmak istiyordu. Tüm her şeyi geride bırakıp hayatına başka bir yerde devam etmek. Yıkılmadan kalkamaz insan, adam yıkılmıştı ve artık kalkmak kalıyordu geriye, yeni bir sayfa açmalıydı, dolu sayfasını ters çevirip. Ama öteki sayfadan geçmiş olan kalem izlerinden korkuyordu. Aynı hatıraları gibi…

Kaçmanın bir şeyi değiştiremeyeceğini anladı adam, zaten neyden kaçıyordu ki ? Kaçmak istediği her şey kendisindeydi zaten ve biliyordu ki nereye kaçarsa kaçsın peşinden gelecekti her biri. Kendinden kurtulmadıkça biliyordu ki hiç bir şey mümkün olmayacaktı.

Sarhoş olmak istiyordu adam, bir yerde içip içip sızmak. Bir bankta, yada bir deniz kenarında, ama neresi olursa olsun gidip dönmemek istiyordu adam. Umutsuzdu, çaresizdi. Sebebini kimse bilmiyordu, neden ve nasıl böyle bir duruma geldiğine hiçbir arkadaşı yada ailesinden hiçbir kimse anlam verememişti adamın bu durumuna. Ne iş yerinde bir problemi, nede bir aşk acısı çekiyordu. Anlamsızdı her bir şey.

Aradan 4-5 ay gibi bir süre geçmişti. Adam bu günleri hatırladığında sadece bir tebessüm ediyordu ve kendine birazcıkta olsa kızıyordu. Anlam veremiyordu neden böyle yaptığına. Kaçmak yerine üstüne üstüne gitmeyi düşünememişti o dönemler ve bu yüzden kızıyordu kendine. Artık her şey normaldi durum düzelmişti ve hayat onun için gerçekten güzel gidiyordu.


Hayatımızda hep inişli çıkışlı dönemler yaşıyoruz. Kimiz zaman aşk acısı, kimi zaman iş yerinde yaşadığımız sorunlar ve kimi zamansa aile yada yediğimiz dost kazıkları. Yada kendiliğinden gelen nedensiz ve sebepsiz durgunluklar. Kaçmak istiyoruz her şeyden, uzaklaşmak, sessizliğe gömülmek, oysa ki bu durumu böyle atlatmanın en kolay yoludur kaçmak. Üstüne gitmekten korkarız kimi zaman, belki de her zaman, ama yapabileceğimiz bir şeyler her zaman vardır, sadece nasıl yapacağımızı o an bulamadığımızdan bize en kolay ve basit gelen yolu seçeriz, yani kaçmak. Ama şunu unuturuz, ne kadar kaçarsak kaçalım aslında sorunları hep üzerimizde götürürüz, kaçtığımız sadece şehirlerdir yada bulunduğumuz ortamlardır.

İnsan böyle zamanlar da birine ihtiyaç duyar. Seni güldürebilecek sana üzüntünü unutturacak bir insana. Böyle insanların hayatınızda olması ve onları hayatınızda tutabilmek zor da olsa böyle insanlar vardır her zaman ve sadece görebilmeyi bilmek gerekir. Bu konuda şanslı olduğunu düşünen insanlardanım bende.

Bazense siktiret demeli insan, gamsız yada umursamaz olmalı ki bende genelde öyle düşünürüm. Çünkü üzülünce yada kafaya takınca bir şeyin düzeleceğine inanmam, onun için siktiret der ve geçerim olayın üstünden. Siktir et kadar rahatlatıcı bir kelime yok şu hayatta ama varsa da siktir et gitsin… Saygılar Sevgiler…

23 Ekim 2011 Pazar

Canım Sıkıldı İşte


Korkmayın bu sefer öyle duygusal bir şey yazmayacam, aslında ne yazacağımı da bilmiyorum. Yazmak için yazıyorum çünkü, uykusuzum, yorgunum ve öyle bir halsizlik var işte. Heee birde canım sıkılıyor ama ilerleyen saatlerde geçer mi bilmiyorum. Belki yazarken küfür de edebilirim şimdiden özür dilesem mi bilemedim ama etmiyecem, belki edersem küfür yazının sonunda özür eklerim.

Ne diyordum, işte uykusuzum canım sıkkın falan filan. Bu yazının bir konusu yok öyle, bi sosyal mesaj vermeyecem yada bir hayal kurup onuda yazmayacam. Saçmalıyacam belki de yada ne bilim işte diyorum ya yazmak için yazıyorum, maksat gönüller bir olsun dimi. Çok kullanırım bu kelimeyi, yaş olayında yada iki kişi arasında mesafeler varsa, yaşın ne önemi var gönüller bir olsun yada uzaklığın ne önemi var gönüller bir olsun diye, ama olması gereken de o değilmidir zaten gönüller bir olsun. İşin ibneliğine kaçıpta sadece o anı kurtarmak için gönüller bir olsun demem, içten samimi gelen bir durumdur bu.

Bugün ne oldu onu anlatayım ben size. Bugün annemle önce kavga ettim ama öyle böyle değil baya şiddetliydi, telefonda ettik bu arada kavgayı, sonra benim canım sıkıldı girdim mutfağa köfte yaptım, pilav yaptım birde patates kızarttım sonra yedim. Başka bir aksiyon yok işte. İlginç olan benim için, annemle kavga ettikten sonra yada tartıştıktan sonra diyim ben buna, 5 dk sonra beni arayıp sanki hiç tartışmamışız gibi konuşması oldu. Bazen valide beni öldürecek yeminle. Ama çok seviyorum orası ayrı tabi. He birde dün gece seyretmek istediğim filmin 10-15 dk dan sonra hiç bir şey hatırlamadığım için yani anlayacağınız üzere seyrederken uyuya kalmışım işte uyandığımda kalkıp onu seyrettim tekrardan öyle yani.

Biliyorum boktan saçma sapan bir yazı oldu ama napim bi halsizlik var üstümde. He birde dünkü maçta biri bileğime vurmuş o ağrıyor. Bu kadar başka bişey yok..

21 Ekim 2011 Cuma

Öyle İşte


Belki de sen başka bir hikayenin kahramanıydın ve benim hikayeme yanlışlıkla düştün. Olamaz mı ?

Yalnızlıkmıdır Delilik Yoksa Delilikmidir Yalnızlık


Akşam karanlığı daha çökmemişti İstanbul’un üzerine, bulutlar örtmemişti daha güneşi, sıradan bir gün olabilirdi belki ama karamsarlığın hat safhada olduğu bir gündü işte. Sahilde hafif esen bir rüzgar eşliğinde ufak ufak adımlarla yürüyordu adam. Bir acelesi yoktu hiçbir şeye. İnsanların koşuşturmasını görmezden gelerek zayıf ama kısa adımlardı bunlar. Yapılacak tek şey yürümekti, kafasında ki düşüncelerle. İçinde bulunduğu yalnızlığı belki de böyle atacaktı. Ne trafikte sıkışmış araçların korna sesleri, nede insanların normal, sıradan, doğal sesleri, hiçbirini düşünmeden görmezden gelerek sadece yürüyecekti. Belki salaş bir çay bahçesinde ince belli bir çay eşliğinde bulacaktı kendini, bilmiyordu ne olacağını, sadece istediği yürümekti.

Gözü karşıdan karşıya geçmekte olan vapurlara takıldı, içinde ki insanların martılara simit atmasına. Anlam vermedi başta buna, öylece baka kaldı. Amaçları martıları mı beslemekti, yoksa kendi mutluluklarını tatmin mi etmekti diye düşünmeden edemedi kendini. İnsanlar kendi mutlulukları için bir başkalarını peşlerinden koşuşturmaya meraklıdır diye düşündü sadece. Aklına gelen tek şey buydu, ve bir tebessümle güldü martıların maruz kaldığı bu duruma. İnsanların kendi çıkarları için yaptığı düşüncesizliklere, belki de yanıldığını düşündü, amaçları sadece martıları beslemekti. Ama madem öyleyse neden fotoğraf çektiklerine bir anlam veremedi. Saçmaladığını düşündü birden, belkide fesatlaşıyordu. Kendi karamsarlığını bir başkalarına atıyordu.

Yürümeye devam etmeye başladı, kendisi ile çelişkili soruların cevaplarını aramak istiyordu. Aslında kendisine hangi soruyu soracağını bilmiyordu da, çünkü adaletli bir şekilde kendini yargılayıp yargılayamayacağını düşünüyordu. Hava iyice kararıyordu ve ışıklar tek tek yanmaya başladığında, güneş kaçarcasına uzaklaşıyordu gök yüzünden. Hava iyice serinlemişti, kış geliyordu artık. Belkide güneşi bir daha bu şekilde göremeyecekti. Paltosunun yakalarını kaldırarak yoluna devam ediyordu. Ayakları da aynı yüreği gibi yorulmuştu, oturmak istiyordu bir yerde. Belki de içini ısıtacak bir çayı yudumlamak.

Yorulan ayaklarını dinlendirmek için bir cafeye oturdu adam, birazda ısınmak istiyordu. Çevresine baktığında kendisinden başka tek başına oturan birini görmediğinde iyice içi üşümüştü aslında ısınmak için gittiği yerde. Kimi sevgilisiyle, kimi de arkadaş yada ailesiyle birlikteydi. Bu durum onu biraz daha bu karamsar günde karamsarlığa itmişti. Kendisine bir çay söyledikten sonra cebinden telefonunu çıkarıp rehberine bakmaya başladı. Yanına çağırabileceği biraz olsun konuşup dertleşebileceği birini istiyordu. A harfinden başlayıp isimlere yavaş yavaş aşağı doğru iniyordu, her ismi geçtikçe biraz daha buruk bir yüz ifadesine maruz kalıyordu. Sıkılıp telefonunu cebine tekrar koydu. Bunun üstüne bir sigara yakarak aklına gelen saçma sapan düşünceleri atmak istediğini anladı. Yalnızlık neydi ? Neyin sebebiydi ve bu duruma gelmesinin sebebinin aslında insanlardan kaynaklandığını ve yine dönüp insanlardan umut ettiğinin farkına varmıştı aslında. Belki de böyle daha da mutlu olabilirdi. Kafasında ki düşünceleri tek başına yenebileceğini ve etrafında ki sahte gülüşmelerin bir gün son bulacağını düşünüyordu. Belki de saçmalıyordu, yada saçmalamak istiyordu. Yüzünde bir tebessümle garsondan bir çay daha istedi, önünde ki çayın bitmemesine rağmen. Garson bunu fark ettiğinde çayda bir problem olup olmadığını sorarak, hayır yanıtını aldıktan sonra bu duruma bir anlam verememiş şekilde bir çay daha getirdi. Çayı karşısına koyan adam, bitmemiş sigarasının üstüne bir sigara daha yakarak, sanki karşısında biri varmış gibi yüzüne bir tatlı tebessümle çayını ve sigarasını içmeye başladı.

Aslında o da farkındaydı bu durumun etrafında ki insanlar tarafından deli muamelesi göreceğinin. Ama hiç birine aldırış etmiyordu, yüzündeki gülümseme ile içindeki yalnızlıkla bir sohbete dalmıştı. Herkes onu deli sansa da aslında o yalnızlığına bir çay ve sigara ısmarlamıştı, ve durum sadece bundan ibaretti. Hangimiz bir başımıza kaldığımızda kendimizle konuşmuyoruz ki ? Bunu toplum içinde yapmak delilikse eğer aslında hepimiz birer deliyiz. Sadece kabullenmekten korkuyoruz, yada yalnız kalmaktan, belki de yalnız kalıp kendimizle konuşmaktan korkuyoruz.

20 Ekim 2011 Perşembe

Sevişme Sonrası Bir Otel Sabahı


Sabah uyandığımda yine her zaman ki gibi erkenden kalkıp gitmiştin. Dün gecenin vermiş olduğu yorgunlukla ayılamasam da, geceden kalma can sıkıntısının kalıntılarını hissedebiliyordum. Geceden kalma şarap kadehlerinin üzerinde uçuşan o ufak sinekleri ve tüm gece boyunca dolmuş olan kül tablasının kokusu eşliğinde yeni bir güne uyanmaya çalışırken, aklıma takılan soruları cevaplayamayacağım gibi, bir sigara içmeden de uyanamayacağımı biliyordum. Aslında bırakmak ta istiyordum sigarayı, bu kadar çok içmek bir gün beni öldürecek biliyorum.

Dibinde az bir şarap kalmış kadehlerin üzerinde ki sinekleri kovaladıktan sonra bir sigara yaktım. Göz ucuyla odayı süzerken gözüme düşürmüş olduğun tek küpen takıldı ve öyle bir tebessüm ederek, odanın ne kadar havasız olduğunu ve perdelerin sonuna kadar kapalı olduğunu fark ettim. Kimden saklanıyorduk ? Yada saklanmamız gereken neydi ? Ruhum gibiydi aynı, karanlık ve dumanlı. Biz neydik diye soramadan edemiyordum kendime. Hafta da birkaç kere bedenlerimizi buluşturduğumuz otel odasında ki iki yabancımıydık yoksa ?

Perdeleri açtığımda güneşin tam da yüzüme vurması, sineklerin birden kaçması ve benim bunlardan dolayı bir cevap aramam, bir işaret aramam neyin nesiydi ki ? İstediğim şey aşktı sadece, sevişmek gerekmiyordu. Sahi sevişmek neydi ki ? Aşkla mı yapılan bir şeydi yoksa, yada aşık olmak için miydi ? İki et parçasının 10-15 dakikalık zevk için bir araya gelmesi neyin nesiydi ? Ardı ardına devam eden birleşmeler neye delaletti ? İstediğim sevgiydi sadece. Bir hayat kadını gibi işini bitirip bir an önce kaçmakmıydı aşk sana göre ? Yalandan gülümsemeler ve sonra hop yatağa. Sarhoşlukmuydu yoksa ? Bacak arasına girilmek için içilen iki kadeh alkolmüydü? Sahi kısa süreli bir zevk için basitleşmek neyin işaretiydi?

Anlamanı yetirmiş iki bedenin sadece ihtiyaçtan dolayı yapılan bir birleşmesimiydi bu ? Günlük sıradan işlerden birimiydi yoksa yaşanılan? Ben aşk istedikçe vurulan gamsız bir öpüşmemiydi bu ? Cesaret örneği taşıyan bir dokunuşmuydu yoksa ? Terlerimizin bir birine karışması yoksa ağlayan vücutlarımızın göz yaşımıydı ? Bitse de gitsek dediğimiz sıradanlığının, aslında içimizde yok olan kendimizin son çırpınışlarımıydı yaşanılan… Hissetmeden dokunulan, bakılan bir bedendeki son dokunuşmuydu bu? Basitleştirdikçe basitleşen bedenlerimizin isyanlarını duymazdan geldikçe yaşadığımız bir ihtiyaç duygusumuydu bu ? Sahi sevişmek neydi aşk olmayınca ?

Bacak arasına girmek için söylenen iki tatlı söz ve yalandan bir gülümseme. Sonrasında içilen iki kadeh içki ve sonrasını hatırlayamayacağımız bir gece. Belki pişmanlık belkide duyulan hazdan sonra bir önemsenmezlik hissedilecek olan. Kimin girdiği ve nereye girdiğinden ziyade duyulan bir haz hırslığı yaşanılan. Bedenlerimizi kirlettiğimiz ve sonrasında alacağımız bir duştan sonra temizlendiğini sanıp devam edeceğimiz basit bir hayatın belki de başka bir yüzü bu yaşanan.

İstediğim aşktı sadece. Şimdi bir duş sonrası, akşamdan üstünde kokun kalmış kıyafetlerimi giyerek ve kirlenmiş bir vücutla hesabı ödemeye gidecem. 313 numaralı odada yaşadığımız kısa süreli zevklerin hesabını. Oysa ki hesabını ödeyemeyeceğimiz bedenlerimizin sorgusuz sualsiz kabul edişlerinin yükünü sırtımıza alarak. Sonra dün geceye ait ne varsa her birini unutacam. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Aklıma gelmeyecek o oda, ve ben kendimi bu yalana inandırıp devam edecem hayatıma. Sen esmer uzun boylu kız, hiç karşıma çıkmadın ve biz seninle bedenlerimizi hiçbir zaman kirletmedik.

18 Ekim 2011 Salı

Boktan Bir Yazı İşte Yarım Kalan


Hayatta her şey seçimlerimizden ibaret aslında. Ama biz olumlu şeylerde kendimizi, olumsuz şeylerde de kaderi kısmeti yada suçu karşımızda ki insanlara atmaya meraklı insanlarız. En ufak bir olumsuzluk ta hemen suçu karşı tarafa atıp onun suçu bu diyerek kendimizi haklı çıkarırız. Ulan salak senin seçimindi sen seçtin onu neden şimdi onu suçluyorsun ki?

Bu her şeyde geçerli, sevgili, dostluk, aile artık ne gelirse aklınıza siz söyleyin.

Yaa aslında aklımda bir sürü şey vardı ama kafa bir dünya olduğu için yazamıyorum. Şu bilgisayarın başına oturduğumda unutuyorum hepsini. Kafam o kadar dolu ki o kadar sinirlerim bozuk ki hani nasıl desem onuda bilemiyorum. Sabah aklıma gelen her şey bir anda silinip gitti işte. Küfretmek istiyorum edemiyorum, Bağırmak istiyorum bağıramıyorum. Üzenlerin karşısına çıkıp onlara haykırayım diyorum o da olmuyor. Her ne kadar isyan etsem de insanlara onları da kırmak istemiyorum işte. Ama çok sıkıldım, yoruldum insanlardan. Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık misali yapacak çok ta bir şey yok. Sanırım en iyisi her zaman ki gibi susmak.

Yine yazamadım işte yazamıyorum da. Zaten yazdığım şeylerde öyle çokta matrah bir şey değil. Kendi çapımda eğleniyorum işte. Okuyan okur okumayan okumaz ki zaten okunsun bilmem ne diye de çabalamıyorum. Neyse böyle boktan bir yazı oldu işte. Hergün koyuyorum sövüyorum bu seferde benim için siz koyun gitsin işte.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Şurada Bir Sigara Var


Şurada bir sigara var daha ötesinde de bir silah! Kendini öldüremeyen bir başkasını öldürebiliyor, hatta bazen içinde bir ölüyle senelerce dolaşabiliyor. Sen kendini öldürebilir misin? Önce bir sigara yak sonra bunları düşünme.

Bugün Pazar


Dün geceden kalma bir hüzünle uyanmıştım yeni sabaha, aslında bugün yataktan da kalkmak istemiyordum. İlk kez sensiz uyandığım bu sabahta gün içinde yapacağım hiç bir şeyden zevk almayacağımı bilsem de kalkmak zorunda hissediyordum kendimi. Birden gözüm dün geceden kalma kadehteki şaraba takıldı. O bile yarım kalmıştı aynı biz gibi. Kalkıp bir sigara yaktım, biliyordum ki bugün bu sigaraların ardı arkası kesilmeyecekti. Sen çok kızardın bana çok sigara içtiğim için. Bugün seni dinlemiyecem ve içe bildiğim kadar içecem. Biliyorum kendime yapıcam ne yapacaksam ama bir şekilde kendimi avundurmak zorundayım. Bugün Pazar ve senin yerine bana sigaralar eşlik edecek, belkide bir büyük şarap. O en sevdiğimiz şarkıyı dinleyerek kendimle beraber onları da tüketecem.

Elimi yüzümü yıkamaya üşeniyorum, dedim ya yataktan hiç kalkma isteğim yok. Kokunu kaplamış olan yastığım ve battaniyemle birlikte bana eşlik edecek olan sigaralarla böyle bir Pazar geçecek işte. Sensiz nasıl geçecekse bilmiyorum artık. Belki resmine bakarım yada biraz ağlarım işte bilmiyorum. Belki de bana hediye ettiğin o çiçekleri sularım. Hatırlıyormusun hep hayalini kurardık evlendiğimizde çiçekelerimiz olacak diye. Sen hep sardunyaları severdin rengarenk, bense orkideden başka bir çiçek sevmezdim. Sana benzetirdim zaten hep, senin gibi asil senin kadar güzel ve senin kadar çıt kırıldım. Hani dokunmaya korktuğum. Dudaklarını bu yüzden öpemezdim ya incinmenden korktuğum için, kıyamazdım ellerini tutmaya.

Neyse saat 11 olmuş neredeyse öğlen olacak. Hani ne yapacağımı da bilmiyorum dolanıyorum işte evin içinde boş boş. Oysa sen olsan önce güzel bir sabah kahvaltısı yapardık. Ben yine senin çok sevdiğin o az pişmiş yumurtalardan yapardım. Çok zorlanırdım kıvamını tutturmak için ama sevdiğin için elimden geldiğince becermeye çalışırdım işte. He birde eksik etmezdim o tam yağlı peynirle pekmezi. Gülüşerek karşılıklı yapardık işte kahvaltımızı. Tokuştururduk yumurtaları, ama ben hep hile yapardım, biraz üstten tutardım senin ki kırılsın diye. Sense masum bir bebek gibi asardın suratını ama ben gönlünü almayı bilirdim. Çayını hep şekersiz içersin diye açık koyardım o en sevdiğin kupa bardağına. Bak o şimdi bomboş sen de yoksun ve o bardak birdaha hiç dolmayacak. Benim senden ayrı kalmam gibi o da açık çayla ayrı kalacak işte.

Bugün Pazar ve sensiz geçecek ilk pazarım. Evden çıkmayacam dedim ama markete gitmeliyim. Oysa sen her Pazar gelirken getirirdin akşam yemeğimiz için bir şeyler. Senin o güzel ellerinden yemek yemek bir başkaydı işte. Bende becerebildiğim kadar eşlik ederdim sana işte, ama hep soğanları ben doğrardım. Sanki bugüne hazırlıkmış gibi gözlerimden yaşlar gelirdi. Bak hatırladıkça birer birer intihar ediyor göz yaşlarım. Neyse sanırım iş bana düştü yine. Markete gidip o en sevdiğimiz yemeklerden alacam, belki de yanında bir büyük şarapta alırım. Senin en sevdiğin kırmızı yakut şaraplarından. Bu sefer tek bardakla bitecek ama olsun ben iki kadeh doldurur resminide karşıma koyar öylede içerim onu. Marketti o kız belki bana seni soracak. Hani vardı ya esmer olan ve sana abla çok yakışıyorsunuz diyen. Her gördüğünde bir tebessümle bize gülen işte o kız. Şimdi ben gidecem de markete ya bana seni sorarsa ben ne derim ki nasıl söylerim gittiğini. Hadi ben üzüldüm ya o da üzülürse ya o da benim gibi ağlarsa. Düğünümüze çağıracaktık halbuki onu. Ben şimdi nasıl giderim ki aynı markete. O sevmediğin sakallı amcanın olduğu markete. Hatırlıyormusun bizi gördükçe kaşlarını çatıp tövbe tövbe derdi. O öyle dedikçe ben daha da sokulurdum sana.

Bugün Pazar ve sen yoksun birtanem, bende yokum aslında varmış gibi yapıyorum sadece. Vazgeçtim evde durmaktan. Biliyorum ki durdukça daha çok arayacam seni. Her bir eşyada her bir oda seni hatırlatacak bana, kahrolacam.. Öylece çıkacam dışarı karışacam kalabalığın içine yürüyecem yürüyebildiğim kadar. Bak yağmurda yağıyor kimse anlamaz zaten ağladığımı, kafamı eğip yürüyecem işte. Zaten insanlar çıkmaz da dışarı bu yağmurlu günde. Ben boş sokaklarda senden izler ararım belki. Yada gider otururm bir bankta yakar bir sigara çektikçe içime gidişine küfürler savururum, ama giderim. Sen gittin ya bende giderim. İçerim belki de içebildiğim kadar kör kütük sarhoş olana kadar. Belki bulamam evin yolunu. Yada gider sokakta yaşayan biri ile paylaşırım şarabımı, içtiğim sigaraları. Girmem o eve gelmem artık o eve ama giderim. Giderim ama senin gibi değil. Ya kendimden giderim yada bu şehirden. Senin gibi senden vazgeçmem ama giderim. Bugün Pazar ve sen yoksun bense senden yoksun…….

13 Ekim 2011 Perşembe

Bir Tatlı Tebessüm


Ahmak bakışlara maruz kalan kadın, bilirim ki sen savurdukça o sahte gülümsemeleri için yanar. Diğerleri ise seni mutlu sanıp bakışlarını eksik etmezler üzerinden. Sen güldükçe bir çift göz daha eklenir üzerine kitlenen. Sussan kimse anlamaz, umursamaz belki de. Nasıl olduğunun hiçbir önemi yoktur diğerleri için. Yalandan iki gülümseme savurup devam ederler kaldıkları yerden yalanlarına. Sense yalandan bir gülümseme eklersin onlara. İçindeki sebepsiz fırtınalardan kimsenin haberi olmaz, zaten olsa da saniyelik birkaç hal hatır sorma merasiminden sonra unutulur gidersin.

Herkese göre sen mutlusundur, belki de göstermek istediğin yüzün budur. Kimse bilemez göremez işte gönül gözüyle bakmadıkça. Bazen susmak bazense boş bir sokakta yürümek istersin yalnızlığınla. Tüm şehrin gürültüsünden kaçıp o kavak ağaçlarının yapraklarının döküldüğü bir yolda o kurumuş her bir yaprağı ezmeden kimi zaman sekerek kimi zamansa zıplayarak devam edersin. İçinden belki de bir şarkı mırıldanırsın, bıkkınlığını ve sıkkınlığını gidermek için. O an kendinle baş başasındır, tek başına. Belki de özgürleşmek için çıktığın bu yolda bir ele yada bir çift göze ihtiyaç duyabilirsin. Seni anlamasını istediğin seni görmezden gelmeyen biri ile o yolda saatlerce yürümek sana huzur katacak bir istek.

Bir ağaca yaklaşıp oraya belki de kısa bir not yazmak isteyeceksin. Ama ağaca yaklaştıkça yüreğin izin vermeyecek buna. Çünkü canını acıtacağını düşüneceksin ağacın. Vazgeçeceksin ve yoluna devam edeceksin mırıldandığın şarkı ile. Çökeceksin bir ağacın dibine ayaklarını uzatarak, önce ellerine bakacaksın, tırnaklarına bakıp uzayıp uzamadığını düşüneceksin. Saçlarını bir el hareketiyle kavrayıp kırıklarını düşüneceksin. Ellerini cebine koyup aslında cevaplamak istediğin hiçbir soruyu bulamayacaksın. Öylece karşıdaki o kavak ağacına ve üstünde ki kargaya bakacaksın. Onun o cevizi kırmak için havalanabildiğince havalanıp belli bir yükseğe çıktıktan sonra, kırılması için yere attığı cevizi takip edeceksin. Yüzünde birden bir tebessüm oluşacak ve güleceksin öyle tek başına. Bu olayın kargayla ceviz arasında ki mantığını düşüneceksin. Sonra aklına o kargayı insanlarla kıyaslamak gelecek ama vazgeçeceksin sıkılıp.

Ayağa kalkıp o bomboş yolda kahverengimsi renklerin büründüğü yolda yoluna devam edeceksin. Önüne bir göl çıkacak, merak edip iyice yaklaşacaksın. Yaklaştıkça toprağın çamurlaştığını fark edeceksin. O an işte kararsız kalacaksın daha fazla ileriye gidip gitmemekte. Ayaklarının ıslanmasından o çamura batmaktan korkacaksın. Ama merakta ediyorsun ve bakmak istiyorsun. Göl kenarında ki kurbağaları göreceksin. Sanki senin geldiğini görmüşler gibi hissetmişler gibi varaklamalarını duyacaksın. Kulağına çok sevdiğin bir şarkının melodisi gibi gelecek sesleri. Yukarıda kurbağalara eşlik eden kuşların sesi de eklendiğinde ve ağaçların o rüzgarda çıkan sesleriyle birlikte kendini doğanın o orkestrasına bırakacaksın. Bu ormana çıktığın için mutlu olacaksın. Yüzün gülecek ve kendini doğaya bırakacaksın. Ama aklında halen o göle yaklaşıp yaklaşmama sorusu olacak. Birden gölün dibindeki balıklar bir merakla yukarıya doğru çıkacaklar. Sen bu eşsiz manzara karşısında kendinden geçip onlara eşlik etmeye başlayacaksın. Diline dolanan o şarkıyı tüm hayatın boyunca tekrarlayıp duracaksın.

Şehirden uzaklaşmış olmanın vermiş olduğu heyecanla evine belkide geri dönmek istemeyeceksin. O an ki eşsiz melodinin hiç bitmemesini bir ömür boyu burada kalabileceğini düşüneceksin. Ama gitmek zorunda olduğunu bileceksin. Bunun farkına vardığında içinde ufak bir hüzün oluşsada burada geçirdiğin bu bir saat hayatının en önemli en özel günü olarak kalacak. Bunları yaşadığın için önce Allah a sonra senin buraya kaçmana neden olan insanlara şükranlarını sunacaksın.

Hayatta her şeyin bir nedeni bir sebebi vardır. Bazı insanlarla tanışmamız gibi, yada kaçırdığımız bir münübüsün daha sonra kaza yapması gibi. Kaçırdığımız için üzülsekte kaza yaptığını gördüğümüzde iyiki kaçırmışım demenin vermiş olduğu mutluluk gibi. Ne olursa olsun başımıza ne gelirse gelsin yüzümüzden tebessümleri eksik etmemek gerekiyor. Her şeyi de kader yada kısmete atmadan gülmeyi becerebilmeliyiz. Hayat yaşadıkça güzel zevk almayı bildikçe güzel. Gülmekse bir ömre bedel… Saygılar Sevgiler….






Yazdığım Hikayeden Bir Bölüm 2


Zaman o kadar çabuk geçmişti ki artık ayrılık vakti gelmişti. Gitmesini hiç ama hiç istemiyordum. Biraz daha kalmasını söyledim ona ve bana kalamayacağını yapması gereken işlerinin olduğunu söyleyince bir şey diyemedim. Ayağa kalktığında ben halen onu seyrediyordum. Türbanını bağlayıp pardüsesini giydikten sonra anca ayağa kalkabilmiştim. Bende ayakkabılarımı giymeye hazırlanırken bana benim gelmemin gerekmediğini dikkat çekmek istemediğini söylediğinde biraz bozulmuştum ama onu kıramadığımda peki diyip susmuştum. O ayakkabılarını giydikten sonra, elinden tutup kendime doğru yavaşça çektim ve dudaklarını öpmeye başladım. Sonra ona sarılıp derin bir nefes çektikten sonra kulağına hafifçe eğilip onu çok sevdiğimi ve yanından hiçbir şekilde ayrılmayacağımı söyledim. Yüzünde oluşan kısa ama tatlı bir tebessümden sonra bana sarılıp yanağıma bir öpücük kondurduğunda dünyalar benim olmuştu. Zorda olsa ayrılabilmiştik. Kapıda çıkar çıkmaz telefonla beni aradı ve arabasına gidene kadar konuştuk. Ben daha telefon numarasını bilmediğim için her istediğim de arayamıyordum. Bir an önce işlerini bitirip eve gitmesini ve gider gitmez kamerayı açıp onu görmek istediğimi söylemiştim. Onsuz geçirdiğim her dakika onu gerçekten de çok özlüyordum. Kafamı yüreğimi onunla bozmuştum. Her dakika aklımda her saniye yüreğimdeydi. Onun sesini duymak bana gerçekten çok büyük mutluluk veriyordu. Telefonu kapattığımızda koltuğuma oturup bir sigara yaktım. Nasıl olur nasıl gider bu ilişki diye düşündüğüm de aklıma boynunda ki morluklar geldi. Kabullenemiyordum bu durumu. İçten içe üzülüyordum yıpranıyordum. Bu durumu ona pek belli etmek istemiyordum. İçime atıyordum sürekli, ama bir gün içimde biriktirdiğim için patlayacaktım bunu çok ama çok iyi biliyordum ve farkındaydım. Çünkü bir erkek sevdiği kadını kimseyle paylaşmaz, paylaşmak istemez, yapamaz bunu. Ama onu çok sevdiğim için susuyordum sadece içime atarak. O yanımdayken yaşadığım mutluluk bir anda yerini hüzne bırakmıştı. Sigaram bitmeden bir sigara daha yaktım peşine hemen. Gözlerim dolu dolu olsada ağlamamak için tutuyordum kendimi. İçimdekileri haykırmam lazımdı, birileri ile dertleşmeliydim belki de. Ama o an boğuluyordum. Bilgisayarımı açıp bir şeyler yazmak karalamak istiyordum. Ve o an yüreğimden şu mısralar çıkmıştı;

Dam Üstünde Saksağan Gel Bana Bazı Bazı


İnsan oğluyuz sonuçta kesinlikle olumsuz olan her şeyde suçu karşı tarafa yada başka şeye atmaya bayılırız. Canımız mı sıkkın bir durgunluk mu var üstümüzde, kesinlikle havadandır deriz. Yada çok mu kızdık kesinlikle karşımızda ki insanın suçudur. Genelde iğneyi kendimize çuvaldızı hep ama hep karşı tarafa batırırız. Hani yağmur yağsa ıslansak yağmur niye yağdı der sitem ederiz.

Ama iyi şeyler de ise kesinlikle bizim sayemizde olmuştur. Yani kesinlikle onu biz yapmışızdır. İlah gibi övünür dururuz kendimizle. Böyle bir böbürlenme kendini beğenmişlik. Sanki tek başımıza yapmışızdır her şeyi.

Sevgilimizden ayrıldığımızda da aynı durum geçerlidir. Ne hikmetse suçlu hep karşı taraftır. O beni terk etti diyerek avundururuz kendimizi. Sanırım en kolayı ve kendimizi rahat ettirmenin tek yolu bu olsa gerek. Ayağımız taşa takılsa o taşı kim koydu oraya deriz. Ulan salak herif önüne bakmadan leyla leyla yürüyorsan takılırsın tabi taşın ne suçu var senin mallığın. Ama o taşa takılan için tek sorumlu o taştır. Niye orada ?

Dedim ya insan oğluyuz işte suçlu her zaman karşımızdakilerdir. Bir türlü kabullenemeyiz hatamızı yada suçumuzu. Oysa ki en azından bana göre bir erdemliktir insanın kendi ile hesaplaşması, kendide hataları araması. Biz hep kolay yolu seçiyoruz ne hikmetse. Bir takım şeyleri görmemezlikten gelip kendimizi haklı çıkarmak için bin bir takla atıp duruyoruz.


11 Ekim 2011 Salı

Doğum Günün Kutlu Olsun Aslı


Her şey aslında bir ayran muhabbetiyle başlamıştı. Bir ayrandan dolayı tanışmıştık. İlk zamanlar çok kızıyordum ne dersem ne söylersem sürekli ayran iç geçer ayran iç geçer diye diye bi baktık ki arkadaş olmuşuz. İlk zamanlar pek fazla sohbet etmesekte aslında iyi bir insan olduğunu belli ediyordu tabi. Sonra ne olduysa işte elektriklerimiz tuttu ve voltajlarımızı birbirimize göre ayarlayabiliyorduk.

Ben ilk zamanlar resminden dolayı bekar ve öğretmen olarak sansam da çok güzel bir evliği ve çok tatlı bir oğlu olduğunu öğrendikten sonra gerçekten şaşırmıştım. Allah bu mutluluğunu tabi ki hiç eksiltmesin. O kadar deli dolu ve sevimli ki hani bu kadın evlenmiş çocuk doğurmuş diyemez insan o derece yani. Onunla tanıştığım bu süre zarfı içinde gerçekten kendisinden çok şey öğrendim. Benim için bir abla gibi bir insan. Bugün ilk kez doğum gününü kutlayacam ve bunu burada ölümsüzleştirmek istiyorum. Çünkü o dünyanın en tatlı en sevimli en harika insanı ve dünyanın tüm güzelliklerini hak eden bir insan. Onun gibi bir insanı tanımak dost arkadaş olmak abla kardeş gibi sevmek dünyanın en güzel şeylerinden biri. Hani bazı insanlar vardır ya ağzına sıçsa bile o senin kalbinde hep aynıdır ve hiç değişmez. Aslı da hayatımda tanıdığım ve sevip değer verdiğim benim için öyle olan insanlardan biri.

Doğum günü kutlu olsun ailenle eşinle çocuğunla birlikte nice mutlu yaşlara canım benim. Hayat sana her daim gülen yüzünü soluksuz göstersin ve o güzel yüzün hep gülsün inşallah. Çünkü sen tüm güzellikleri hak ediyorsun. Saygılar sevgiler canım… İyi ki varsın diyebileceğim nadir insanlardan birisin sen…